Hakkı Yükselen
RTE, bir süre önce “turpların büyüğü” nün “heybede” olduğunu söylemişti. Kayyım atamalarının DEM partililerden sonra CHP’li belediyeleri de kapsamaya başlaması nedeniyle ilk akla gelen, İmamoğlu’na yönelik bir operasyon oldu. Elbette işin bu boyutu da var. Böyle bir operasyon kimseyi şaşırtmaz. Nitekim bu konuda “yargısal” adımlar atılıyor. Üstelik iş CHP kurultayının yasallığına kadar uzamış durumda! Ancak bugüne kadar yaptıkları ve yönelişleri düşünüldüğünde Cumhurbaşkanı’nın bu sözüyle daha ötesini kastettiği açık.
RTE’nin sözünü ettiği “büyük turplar” bizce hayat boyu başkanlığının yanı sıra, inşa ettiği yeni rejimi “ebedi” kılmayı amaçlayan bir dizi girişimle ilgili. Uzun zamandır yapılanlar, yapılmaya çalışılanlar ve rejimin önde gelen sözcülerinin ağızlarından dökülenler bunu işaret ediyor: Örneğin Uçum, RTE’nin 2028 cumhurbaşkanlığı seçimlerinde yeniden aday olmasının yolunun “istisnai” olarak açık olduğunu belirttikten sonra “Erdoğan Türkiye’nin milli bir değeridir. Böyle bir değerimiz varken, güçlü bir liderimiz varken, adaylık imkânının sağlanmasının önemli olduğunu düşünüyorum” diyerek Erdoğan’ın anayasaya rağmen yeniden ve yeniden seçilmesini kişisel bir dilek olmaktan çıkarıp hepimiz için bir “milli yükümlülük” ve “vatani bir görev” haline getiriyor.
Böylece, insan suretindeki bir “milli değerin” bilmem kaçıncı defa seçilmesine karşı çıkmak “milli değerlere, vatana ve millete” düşmanlık suçu kapsamına alınmış oluyor! Sonuçta iş, kaçınılmaz olarak “milli değerlerimizi” (ve elbette “milli güvenliğimizi” ve “bekamızı”) temsil eden bir iktidarla “vatan millet düşmanı” konumuna düşmüş bir muhalefet arasında yaşanacak bir seçim noktasına getirilmek isteniyor. Bütün bunlar bugüne kadar her şeye rağmen rejimin başlıca meşruiyet kaynağı olarak kabul edilen “serbest seçimler”in yerini RTE’nin şahsında vücut bulan “bir başka meşruiyet kaynağının” almaya başladığını da gösteriyor. Yani sorun artık seçimlerde RTE’nin karşısına çıkacak dişli bir rakibin elimine edilmesinin ötesinde, seçimlerin “başka bir şeye” dönüşürken, rejimin de kendi içinde “kendisinden daha beter bir şeye” dönüşüyor olmasıdır.
Gelişmelere bu açıdan bakıldığında, iktidarın, muhalefet tarafından çoğu zaman “gerçek sorunların üzerini örtmek için yaratılan ‘sahte’ gündemler” olarak gösterilen girişimlerinin hedef şaşırtmaya yönelik birer “balon” veya “alev topu” değil, rejimin almaya başladığı yeni biçimle ilgili olduğu görülebilir. İktidar çevrelerinin bu hedeflerini dünyada ve bölgede ortaya çıkan yeni koşullara ve tehlikelere dayandırmaları, bir süre önce çağrısı yapılan “iç cephe”nin niteliği ve onun dışında kalacakların, (rejimin gelecek tasavvurundaki) muhtemel akıbetleri de açıklık kazanmış oluyor! Bugünkü koşullarda, yaşananları “giderek güç kaybeden bir iktidarın son çırpınışları” olarak tanımlayıp “ilk seçimde gidecekler” tesellisinin ardına sığınmanın, gidişat ve muhalefetin malum durumu da göz önüne alındığında, halkı bir kez daha aldatmaktan başka bir işe yaramayacağı açıktır.
Kürt sorununa ilişkin son gelişmeleri de öncelikle bu bağlamda değerlendirmek gerekiyor. Eğer iktidar cephesinde yaşananlar aniden patlayan bir iyi niyet fırtınası veya hiç beklenmeyen bir demokrasi hamlesi değilse, Kürt siyasetine “uzatılan el” gerçekte bir çeşit “teslim ol” çağrısı anlamına geliyor. Tabii bu görüşe, “kötümserliğinden” ötürü pek çok itiraz yükselebilir. Elbette, şerefli haysiyetli bir barış umuduyla iyimser olmak isteriz, ancak aksi kanıtlanmadığı sürece duruma ve gidişata ilişkin analizlerimizi rejimin bir türlü açığa vuramadığı gizli “demokrasi aşkına” veya mesnetsiz bazı beklentilere dayandıramayız. Aksine, halihazırda ortama hâkim olan gerçeklik, iktidarın Kürt siyasetine yönelik tehdit dili ile Kürt siyasetinin belli belirsiz umutlar eşliğindeki derin endişeleri. Bu nedenle “sürece” ne ad verileceği bile bilinemiyor. “Projenin bir “devlet aklının” ürünü olduğu söylense de görünürdeki çelişkiler ve icraatlar kafaları karıştırıyor veya bu “aklın” nasıl işlediğine dair kuşkuları artırıyor: İktidar memleketin geneline yönelik baskılarıyla birlikte kayyımlar, tutuklamalar vb. bildik usullerle Kürt siyaseti üzerindeki baskısını da artırıyor; işe “kent uzlaşması” temelinde kazanılmış CHP’li belediyeleri de katarak. Sınırlar ötesinde de durum aynı; örneğin Suriye’deki Kürt özerkliğine yönelik şiddet ve tasfiye politikasında herhangi bir değişiklik yok. Daha önce de belirttik, Kürt siyasetinden ve dolayısıyla Kürt halkından öncelikle istenen, bölgesel planda büyük “tehlikeler ve fırsatlarla” dolu bu yeni dönemde içeride ve dışarıda otokratik rejimin çıkarlarına uygun biçimde hizalanmaları; elbette “tövbe kapıları kapanmadan!”
Kürt siyasetinin birlik ve “demokratik cumhuriyet” yanlısı kesiminin “Kürt sorunu çözülmeden Türkiye’nin demokrasi sorununun çözülemeyeceği” önermesini, (demokrasinin sınıfsal karakteri meselesini şimdilik hesaba katmadan ve bir soyutlama olarak!) “Türkiye’nin demokrasi sorunu çözümlenmeden Kürt sorunu çözülemez” önermesiyle tamamlayalım. Buradan yola çıkarak, geçmiş “çözüm süreci”nde dile getirdiğimiz, sonuçta da olaylar tarafından doğrulanan endişemizi bir kez daha ifade edelim: Bu koşullarda, ülkenin başka yerlerinde otokratik bir rejim güçlenip “kendinden beter bir şeye” dönüşürken, bir başka yerinde demokrasi ve özgürlüğe, hatta “demokratik özerklik” adı verilen bir nevi “ikili iktidara” dayalı bir hayat mümkün değildir! Böyle bir çözüm, olursa ancak “içi boş bir kabuk” olarak, çok sıkı bir denetim altında otokratik rejimin arkasında hizalanmış “Majestelerinin Kürtleri” aracılığıyla mümkün olabilir. Dediğimiz gibi, o da olabilirse! Daha fazlasını (aslında o kadarını da!) Türk milliyetçiliğinin dinci ve faşist kanatlarının (ulusalcıları saymıyoruz bile!) içi kaldırmaz.
Kürt halkının kendi kaderini tayin hakkını sonuna kadar destekleyen, eşitlik ve özgürlüğe dayalı bir barıştan yana devrimci sosyalistler olarak bu gerçeği hatırlatmak zorundayız. Marx’ın da vurguladığı gibi, eşitliğe ve özgürlüğe dayanmayan bir barış cinayetten başka bir şey değildir… Unutulmasın, “turpun büyüğü” gerçekten heybede!