MAŞALLAH NE KADAR DA BÜYÜMÜŞ!

MAŞALLAH NE KADAR DA BÜYÜMÜŞ!

TÜİK’in hesabıyla ekonomi geçen yılın aynı çeyreğine göre yüzde 21 büyümüş. Dünyada İngiltere’den sonra en fazla büyüyen ikinci ekonomiyiz. Yani varlığı hiçbir zaman kabul edilmemiş krizi bir kez daha aşıp yeniden şahlanmış durumdayız!  İnsanın “maşallah” diyesi geliyor. Zaten Cumhurbaşkanı da bir “ekonomist” olarak aşağı yukarı öyle diyor.

Ciddiye alınabilir ekonomistler ise bu büyümenin esas olarak geçmiş yıllardaki büyük gerilemenin yol açtığı baz etkisinden kaynaklandığını, gerçek büyümenin binde 29 olduğunu söylüyorlar. Yine işin uzmanlarının belirttiği üzere 2018’den bu yana, yani son üç yılda yaşanan büyüme yüzde 7-8 civarındadır. Bu da yıllık ortalama büyümenin yüzde 2,5 gibi çok düşük bir orana denk geldiğini gösteriyor. Bu arada birbirini takip eden çeyrekler bazında da büyük bir sıçrama olmadığı ortada.

Üstelik bu muhteşem büyümeyle ilgili bir sorun daha var. Yeni ilan edilen Orta Vadeli Program’a bakıldığında, hedeflerin gerçekleşmesi halinde dahi önümüzdeki üç yılın sonunda varacağımız düzey pek çok alanda 2013 yılının gerisinde kalacak!

Bugüne dönecek olursak, bizce bu “büyümenin”  en önemli sonucu emeğin payındaki küçülme!  DİSK Araştırma Merkezi ve diğer bazı kaynaklar emeğin milli gelirdeki payının aynı dönemde yüzde 4,1 oranında azaldığını vurguluyorlar. Bu, önceki düzeyle ve kayıplarla birlikte düşünüldüğünde feci bir durum ve sözü edilen büyümenin ne derece vahşi bir emek sömürüsü temelinde gerçekleştiğinin de göstergesi. Yani pandemi döneminde (Kendileri hâlâ sürüyor!) işçi sınıfının, ücretlilerin gelirleri geçmiş çeyreklerde olduğu gibi yine azalırken, kapitalist iktidarın bütün imkânlarıyla hizmetinde olduğu ve her türlü desteği verdiği patronların milli gelirden aldığı pay yüzde 7 oranında yükselmiş. Böylece zaten çok yükseklerde seyreden gelir dağılımı adaletsizliği daha da artmış.  (Dünyada ve Avrupa’da en ön sıralarda!)

Ayrıca büyümenin niteliğine bakıldığında, bunun tıpkı geçmiş dönemlerde olduğu gibi kredi genişlemesiyle, yani insanların hayatta kalmak için boğazlarına kadar borca batırılmalarıyla ve pandeminin neden olduğu “kapanma”dan çıkan Avrupa pazarına ihracat artışından kaynaklanan bir “şişme”  hali olduğu görülüyor.

Bu noktada, 2020’nin son çeyreğiyle 2021’in ilk çeyreği arasındaki yine baz etkisinden kaynaklanan yüzde 7’lik büyümeyi değerlendiren Korkut Boratav’ın o günlerde yaptığı değerlendirmeyi hatırlatmakta yarar var. Milli gelir hacim endeksine dikkat çekerek gerçekte bir büyüme değil, daralma yaşadığını vurgulayan Boratav, ücretlerin payındaki gerilemeye rağmen (eksi yüzde 2) ortaya çıkan tüketim artışına  dikkat çekerek “Ücretler düşüyor, işsizlik geniş anlamıyla artıyor, istihdamdaki durgunluk devam ediyor. Ücretlerin payı bu kadar büyük bir düşme sağlamışsa tüketim artışı nasıl mümkün oldu?” sorusunu sormuştu. Sorunun cevabı elbette belliydi. Aynı soru ve bu sorunun cevabı bugün için de geçerlidir. Kısacası bu “muhteşem” büyümenin son derece sağlıksız, sorunlu ve bir sonraki dönemde başımıza yeni dertler açabilecek bir büyüme olduğu açıktır. Ortada esasa ilişkin gerçek bir düzelme, “uzun bir refah dönemine işaret eden” elverişli bir konjonktür ihtimali yoktur. Sorunun, Türkiye’deki yönetiliş biçimiyle ilgili bir yönü olsa da sadece Türkiye ile ilgili olmadığı, uluslararası kapitalist bir bunalım sürecinden geçtiğimiz unutulmamalıdır.

TÜİK’in açıkladığı rakamlar, bilinen nedenlerle uzun süredir alay konusu. Kurumun Saray’ın talimatıyla ve değiştirilen hesaplama yöntemleriyle verdiği işsizlik ve enflasyon oranlarına kimse inanmıyor. RTE’nin “uçuşa” dair masajlarının etkisi de farklı değil. Bu sözler, ekonominin gerçek durumunu günü gününe yaşayan, borç içinde yüzen, pazar artıklarını toplayan, elektrik doğalgaz ve su faturalarını ödeyemeyen ve pek çoğu işini kaybetmiş insanlarda artık herhangi bir umut ve heyecan yaratmıyor. Rejimin “palavra” alanındaki her yeni hamlesi inanılırlığını biraz daha azaltıyor. İktidarın destekçilerinin bile olumlu bir beklentisi yok.  Bu manada “gazozun gazı” kaçalı çok oldu! Ayakta kalabilmek için sürekli olarak ağızlarını bozmaları, gericiliğin en saf ve kaba hallerine yönelmeleri, giderek en radikal tabana oynamaları bundan.

TÜİK’in ekonominin durumuna dair “kullanılmaya müsait” rakamları bir yana, arada yaşanabilecek bazı  yükselişlerle dahi (Çünkü her kriz inişli çıkışlı bir seyir izler) rejimin, siyasi durumunu düzeltmesi, hele ki geçmişteki “altın çağına” dönmesi mümkün değil. Buna ne Türkiye’nin, ne de dünya ekonomisinin koşulları elveriyor.  Kaldı ki, ekonomideki kısmi bir düzelmenin toplumsal-sınıfsal ve siyasi planda yol açabileceği pek çok başka sorun da var. (Bu başka bir yazının konusu) Halihazırdaki iç ve dış koşullarda çözüm öncelikle toplumsal-siyasi alanda gerçekleşecek. 

Hakkı Yükselen

Yazar Hakkında