FİLİSTİN SORUNU: BİR BAŞKA MECRAYA DOĞRU…

FİLİSTİN SORUNU: BİR BAŞKA MECRAYA DOĞRU…

HAKKI YÜKSELEN

Önceki Filistin yazımda da aktarmaya çalıştığım tarihsel ve güncel bilgiler Filistin cephesindeki bu son savaşın İslamcı Hamas ve onunla eylem birliği yapan İslami Cihat ve sosyalist FHKC’nin “Aksa Tufanı” saldırısıyla başlamış olsa da asıl “büyük savaşın” Siyonist sömürgeciler tarafından başlatıldığı ve sistematik biçimde sürdürüldüğünü çok açık biçimde gösteriyor.  Başta “Batılı demokrasiler” olmak üzere “İsrail’in kendini savunma hakkı”ndan söz edenlerin, araya sıkıştırdıkları “terörizm” ve “vahşet” gibi tek yönlü gerekçelerle üstünü örtmeye çalıştıkları “asıl sorun” budur.

Bu taktiğin özellikle savaşın ilk günlerinde tutmasında, “demokratik Batı medyasının” benzer durumlarda devreye soktuğu bildik yöntemlerin yanı sıra, Müslüman Kardeşlerin Filistin kolu Hamas’ın ideolojik-politik konumunun, dinci-milliyetçi eylem tarzının da önemli rolü var. (Seküler bir örgüt olsaydı da durum değişmezdi!) Örgüt, Batılının zihninde yaygın biçimde, acımasız “İslamcı terörizmi” temsil ediyor. Zaten başlıca Batı ülkeleri tarafından “terör örgütleri” listesine de alınmış. Tabii, gerçekte İslamcı olsun olmasın, çeşitli ülkelerde silahlı mücadele yürüten ve toplumsal karşılığı olan pek çok örgüt gibi o da terör yöntemlerine de başvuran siyasi-askeri bir yapı. Üstelik Gazze Şeridi’nin yönetimini de elinde tutuyor. Bir nevi devlet gibi. Yani en azından bu manada bildik pek çok devletten farkı yok!

Bu arada, devrimci sosyalistler olarak Filistin halkının hatırı için de olsa Hamas’a “kayıtsız şartsız destek” vermemiz söz konusu değil. Devrimci ve politik bakış açımız bunu gerektiriyor. Bu mücadelede desteğimiz dünya devriminin bir parçası olarak Filistin halkının yüz yıllık ulusal mücadelesinedir. Hamas, bizden farklı olarak, hem toplumsal alanda, hem de Filistin ulusal sorununun çözümünde gerici ve Yahudi düşmanı bir çizgiyi temsil ediyor. Bu İhvancı çizginin Arap Devrimleri sürecinde Mısır, Suriye ve Tunus gibi ülkelerde devrimci halk hareketlerinin tasfiyesinde oynadığı gerici-karşıdevrimci rolü unutmamak gerekiyor. Bir ulusal mücadele ile toplumsal mücadele arasındaki farkları bilenler, bu tür siyasi önderliklerin, özellikle bu iki mücadelenin kesiştiği kritik noktada nasıl gerici ve karşıdevrimci bir rol oynadıklarını bilirler…

Çılgınca veya Hesapsız Bir İntihar Saldırısı mı?

Son gelişmelere dönersek: “Komplo teorileri” her zamanki şaşmaz mantıkları içinde savaşın ilk dakikalarından itibaren fikir dünyamızı renklendirmeye başladı! İçinde bir kısım solcuların da bulunduğu, “sureti haktan” görünen genişçe bir kesim, harekâtın “çılgınca” bir “intihar saldırısı” olduğuna, İsrail’in bundan habersiz olamayacağına, buna rağmen Filistinlileri yok etmek, ellerinde kalan son toprakları da ilhak etmek amacıyla saldırıya yol verdiğine inanıyor. Yaşananlara peşinen “vekâlet savaşı”, yani “başkalarının savaşı” damgasını vuranlar da çok. İşin içine Hamas’ın öncü rolü ve nitelikleri de katıldığında bu savaşın adı bir “Filistin İsrail Savaşı’ndan kolaylıkla bir “Hamas-İsrail Savaşı’na dönüşebiliyor!

Özellikle de dünyanın bu bölümünde, gelişmelerin hiçbir “komployu” içermediği, her şeyin “pirüpak” bir çizgide ilerlediği kuşkusuz söylenemez! Zaten uluslararası boyutları da olan bu türden gelişmelerde, çeşitli komplolar da dahil pek çok karmaşık-gizli bağlantının ve çok sayıda etmenin soruna dahil olması kaçınılmaz. Bunların payını biz ölümlülerin en azından şimdilik tam olarak bilmesi mümkün değil. Ancak gerçekten bir çözüm aranıyorsa, bunların hiçbirinin asıl sorunun, yani tarihsel olarak “Filistin Sorunu”nun yerini almasına, temel gerçeği karartmasına izin verilmemelidir.

Özel olarak bu son savaşın nedenlerine ilişkin elbette pek çok tahmin yürütülebilir. Örneğin, bu çapta bir saldırının İran, Suriye, Hizbullah vb. bölge güçleriyle (Direniş Ekseni ve Güçleri) ilişkiye geçmeden, ortaklaşmadan, en azından onlara danışılmadan, gerekli hazırlık süresini tanımadan yapılması mantığa aykırı olurdu. Başı Ukrayna’da Batı ile dertte olan Rusya’nın doğrudan işin içinde olmasa da, bilgi sahibi olmaması, bölgede ABD’yi meşgul edecek bir konuya ilgisiz davranması mümkün değil. Zaten Rusya, sorunun yıllanmış müdahillerinden biri olarak konuyla uluslararası düzeyde aktif biçimde ilgilenirken, Hamas dahil, Filistin örgütleriyle ilişkilerini resmi düzeyde açıkça sürdürüyor. Sonuçta Filistinlilerin bu çapta bir girişimde bulunurken Rusya’yı hesaba katmamaları mümkün değil. Aynı şekilde Hamas ve saldırıya ortak olan Filistinli güçlerin, İsrail’in bugün sonuçları en ağır biçimde yaşanan şiddetli tepkisini önceden kestirememesi ihtimalini düşünmek zor.

 Mutlaka bir durum değerlendirmesi yapılmış olmalı. Harekâtı gerçekleştirenler mantıken, bölgedeki güç dengelerini, son dönemdeki gelişmeleri, söz sahibi devletlerin bilinen ve muhtemel tutumlarını, böyle bir eylemin doğurabileceği tepki ve sonuçları; Arap ülkelerindeki toplumsal ve siyasal güçlerin durumlarını ve harekete geçme potansiyellerini, bu tür gelişmelerin muhtemel sonuçlarını düşünmüş olmalılar.

Böyle bir değerlendirmenin, birtakım hatalar, yanılgılar içerse de harekâta karar verenler tarafından hem topluca hem de ayrı ayrı yapılmış olduğunu varsaymak zorundayız. Kısacası söz konusu kör bir intihar saldırısı olamaz. Harekâta katılan Filistin örgütlerinin en başından, öncelikle Batı Şeria’daki Filistinlilere, İsrail vatandaşı Araplara ve diğer Arap halklarına yapmaları basitçe bir “hamasetin” sonucu değil.  Bunlar her zaman aynı hızda olmasa da bir biçimde ayağa kalkmaları halinde bölgedeki dengeleri etkileyebilecek, gidişatı değiştirebilecek; hükümetleri, istemeseler de tavır almaya zorlayabilecek, onların (“Abraham Anlaşmaları” gibi) İsrail’le uzlaşma eğilimlerini sonuçsuz bırakabilecek, hatta iç karışıklıklar yaratabilecek unsurlar. Böylesine bir gelişmenin, bölgedeki devrimci dinamikleri harekete geçirme ihtimali de büyük güçlerin ve bazı bölge ülkelerinin “durumu sakinleştirmek” için devreye girmelerine yol açabilir. Ayrıca İsrail’in “bölgenin koşullarını değiştirecek” çapta bir saldırısının bazı devletlerin bölgesel çıkarları ve güvenlikleri açısından yaratacağı tehlikeler; bunun da ötesinde uluslararası ilişkileri derinden etkileyebilecek büyük çapta bir savaşa bir yol açma ihtimali ortadadır. Henüz kimsenin istemediği böyle bir durumun, “normal koşullarda” büyük güçlerin müdahalesiyle engellenmesi beklenebilir. Böyle bir ihtimalin gerçekleşmesi halinde, sorunun bir ateşkesin ötesinde Filistin sorununun ve buna ilişkin çözüm önerilerinin yeniden gündeme gelmesi kaçınılmazdır. Buna dair işaretler giderek güçlenmektedir.  Bütün bu hususlar, harekâtın hazırlıkları yapılırken, çeşitli verilerden yola çıkılara göz önüne alınmış olmalıdır.

İran-İsrail “Yakınlaşması”

Burada sürecin kritik bir unsuru olarak, önümüzdeki dönemde giderek daha fazla konuşulması muhtemel, İsrail-İran “yakınlaşmasından” da kısaca söz edelim. İran, Suriye ve Lübnan üzerinden İsrail’e “komşu” olurken, İsrail de sıkı bir iş birliğine girdiği Azerbaycan üzerinden İran’a “komşu” oldu! Malum, İran- Azerbaycan ilişkileri gergin. İran çok büyük bir Azeri nüfusa sahip ve bu bölgede milliyetçi-bağımsızlıkçı akımlar var. İsrail’in Batılı emperyalistlerle irtibat halinde, bu unsurlara gerektiğinde destek verme ihtimali güçlü. Bu nedenlerle İran, İsrail’e bu bölgeden uzak durmasını sağlayacak meşguliyetler yaratmak için Filistinli grupları da teşvik edecektir.

İsrail, kendi ifadesiyle, “bölgenin koşullarını değiştirecek” çapta bir askerî harekâta girişmesi halinde Suriye ve Lübnan’ı da hedef alacaktır. Böyle bir durumda, başta 2006’da İsrail’i savaşarak durdurmayı başaran Lübnan Hizbullah’ı olmak üzere, İran’la birlikte hareket eden pek çok paramiliter gücün sürece doğrudan dahil olması kaçınılmazdır.

Bunların yanı sıra Gazze’ye yönelik bir kara harekâtının, tarihteki büyük şehir savaşlarından birine yol açma ihtimali, bunun tahmin edilebilir siyasi, diplomatik sonuçları, Arap ülkelerindeki ve çok büyük ihtimalle İsrail’deki toplumsal etkileri Batı’nın İsrail’e olan desteğini, kritik bir noktada daha temkinli ve dengeli bir hale getirebilir. Buna, yukarıda da değinildiği üzere, bölgede başlayıp çok geniş bir alana yayılabilecek bir çatışma ihtimalinin yol açtığı endişeleri de ekleyebiliriz. Bunların hemen hepsi, “Aksa Tufanı”nı hazırlayan güçler açısından bu çapta ve çok ciddi bölgesel sonuçları olabilecek bir harekâtı yapılabilir kılan unsurlar.

Aksi Bir İhtimal ve Meselenin Özü…

Tabii, bunların hiçbiri Filistin halkının mücadelesi ve kaderi açısından bir “garanti” oluşturmuyor. Gelişmelerin, belirli koşullarda yukarıda sözü edilen hesapları ve sınırları aşarak geçersiz kılması hem bölge hem de Filistin halkı açısından bugüne kadar yaşananlardan çok daha ağır sonuçlar vermesi de mümkün. Ayrıca Siyonistler Gazze’ye yönelik bir kara harekâtını ABD’nin yakın koruması altında ve daha az “tepki” çekeceğini düşünülen aşamalı ve görece uzun vadeli yöntemlerle örneğin “salam taktiğini” (ince dilimler halinde) uygulayarak sürdürebilir. Olayların ne yönde seyredeceğini önümüzdeki günlerde göreceğiz. Ancak İsrail, yediği ağır darbenin de etkisiyle, başta ABD, Batılı emperyalistlerin desteğinde, hatta bazı hallerde onlara emrivakiler de yaparak çok daha sert yöntemlerle “nihai çözüme” (“endlösung”) iyice yaklaşmak isteyebilir. İsrail’in bir cezalandırma-imha saldırısını Hamas’la sınırlı tutması mümkün değildir. Yani Siyonist devlet, Filistin Araplarına karşı bugüne kadar adım adım uyguladığı işgal ve göçe zorlama stratejisini, tek bir hamlede “özerk bölgeleri ilhakla neticelenecek kanlı bir tehcire dönüştürebilir.  Böyle bir şeyin elbette İsrail’in kendisi de dahil herkes için birtakım ciddi sonuçları olacaktır.

Burada geçerken, yanlış anlamalara karşı da şu notu da düşmek gerekiyor: Yukarıda sözü edilen ilişki ve hesaplardan yola çıkarak özgür ve bağımsız bir Filistin mücadelesinin bölge devletlerinin siyasi-askeri bir aracına dönüşmüş olduğu veya onlara hizmet eder hale geldiği şeklinde bir sonuç çıkarılmamalıdır. Bu halkın içine düşürüldüğü çaresizlikten yararlanarak Filistin davasını kendi çıkarları doğrultusunda kullanmak isteyenler ve gerektiğinde gözünü kırpmadan satabilecek olanlar elbette eksik değil; Filistin halkının bugüne kadar yaşadığı acılarda bunların payı büyük. Her şey bir kenara ortada giderek karmaşıklaşan ve tuhaf bir biçimde, karmaşıklaştıkça da unutulan, unutturulmak istenen tarihsel bir sorun var.  Bu, bir açık hava hapishanesi haline getirilmiş kendi anavatanında, Siyonist sömürgeciliğe karşı yüz yıldır mücadele eden bir halkın sorunu. Şimdi bu halk bilinçli bir biçimde “komaya sokulmuş”, hatta “ölüm uykusuna” yatırılmış davasını, (bir kez daha) bazı “şok” yöntemlerini de kullanarak dünyaya hatırlatmaya çalışıyor. Meselenin özü budur.

Hiçbir Şey Eskisi Gibi Olmayacak, ama…

İsrail’in bölgenin koşullarının artık tamamen değişeceği ve bundan böyle hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağı şeklindeki açıklamalarıyla neyi kastettiğini, Siyonist devletin gerçekte böyle bir güce (sadece askeri olarak değil, toplumsal, ekonomik, politik ve ahlâki olarak) sahip olup olmadığını göreceğiz. Ancak “Aksa Tufanı “harekâtının İsrail’i büyük bir prestij ve moral kaybına uğrattığı, İsrail toplumunun çok geniş bir kesiminin “güvenlik” duygusuna büyük bir darbe indirdiği açıktır. İsrail devletinin, Filistinlilere ve bölgenin diğer Arap halklarına “öğrenilmiş bir çaresizlik duygusu” yaşatan “yenilmezlik” ve “dokunulmazlık” miti bütün güvenlik duvarlarının kısa sürede yıkılarak savaşın bir anda İsrail topraklarına yayılması neticesinde çökmüştür. Siyonistlerin tehlikeli ve saldırgan öfkesinin asıl nedeni budur. Ancak savaşın kısa vadeli sonuçları ne olursa olsun İsrail devleti ve toplumu artık yeni bir gerçeklikle karşı karşıyadır. Bunun kuşkusuz birtakım siyasi ve toplumsal sonuçları olacaktır. Filistinlilerin saldırısının İsrail’de bir “milli birlik ve beraberlik” duygusunu sağlayarak zor durumdaki Netanyahu’yu kurtardığı yolundaki görüşler, girilen yeni dönemin koşulları düşünüldüğünde fazla derin ve kalıcı bir anlam taşımamaktadır. Harekâtın yol açtığı sarsıntının etkileri, “tarihinin en gerici hükümeti “tarafından yönetilmekte olan (Ki bu ciddi bir krizin işaretidir) İsrail’de bir süre sonra çok daha iyi görülecektir. İsrailli yetkililerin, istihbaratını aldıkları halde bunu bir fırsata çevirmek amacıyla eyleme yol verdikleri şüphesinin bir biçimde doğrulanması halinde, durum siyasi ve toplumsal açıdan daha da ağırlaşacaktır. Var olan koşullarda sömürgeci Siyonist düzenin sadece dışa dönük şiddetinin değil, İsrail muhalefetinin uzun süredir direndiği (“yargı reformu” gibi) içe dönük baskılarının da artması kaçınılmaz görünmektedir. Ülkede geçerli olan apartheid’çı ve militarist “demokrasinin” Yahudi toplumunun ciddi biçimde çözülüp dağılmasına yol açabilecek bir baskı rejimine dönüşme ihtimali küçümsenmemelidir.

Gelişmeler, savaşın Filistin halkı, hatta bölge halkları için çeşitli düzeylerde sarsıcı sonuçları olacağını gösteriyor. İçinde yer alan güçler ve ittifaklar hangileri olursa olsun yaşananları, halkları aşağılamaya, iradesiz mahlûklar olarak göstermeye dönük bir dille “vekâlet savaşı” olarak nitelemek reddedilmesi gereken bir tutumdur. Yaşananların, uluslararası bir rekabet ve çatışmanın tezahürü gibi göründüğü durumda bile, (yani “dış güçlerin” etkisi her ne olursa olsun; bu yönünü de gözden kaçırmadan) bütün tarihsel ve güncel ağırlığıyla FİLİSTİN SORUNU üzerinden yürüdüğü unutulmamalıdır.  Bu tarihsel sorun gerçek bir çözüme ulaşamadığı sürece, kimler kendi arasında anlaşıp barışırsa barışsın, kimler kimlerle hangi pazarlığı yaparsa yapsın, bugüne kadar defalarca ihanete uğrayan Filistin halkının savaşı sürecektir… Sorun dokunduğu, önüne kattığı her şeyle birlikte bir başka mecraya doğru yol almaktadır. Önümüzdeki günlerde, Filistin halkının bir kez daha çok büyük bedeller ödemesi pahasına da olsa bu yüz yıllık sorunun uzun zamandır yatırıldığı “ölüm uykusundan” uyandığına şahit olacağız. Bu uyanışın devletlerarası ilişkilerin yanı sıra, bölge halklarını ve emekçilerini de etkilemesi kaçınılmazdır. Devrimci sosyalistlerin görevi, bir “dünya devrimi” perspektifiyle, Filistin ulusal mücadelesine verdikleri geleneksel desteği bütün güçleriyle büyütmektir.

Yazar Hakkında