ABD’nin yeni “Ulusal Güvenlik Stratejisi” ne anlama geliyor?
Türkiye’de yaşananlarla dünyanın gidişatı arasında giderek belirginleşen bir “illiyet bağı” var.
Bu diğer ülkeler için de geçerli. Dünya kapitalizminin yapısal bunalımı ve neo-liberal sermaye birikim tarzının hızlanan çöküşü hem dünya genelinde hem de tek tek ülkelerde iktisadi, siyasi, toplumsal planlarda önemli altüst oluşlara yol açıyor. Elbette eşitsiz, ancak bileşik bir süreçle.
Kapitalizmin krizleri ve geçmişteki büyük bunalım dönemlerinde ortaya çıkan tehlikeli dinamikler yeniden harekete geçti. Değişen güç dengeleri, hegemonya mücadeleleri, şiddetlenen rekabet ve pazar kavgaları, teknoloji ve ticaret savaşları, bunlara eşlik eden militarizm ve hızla silahlanma eğilimi, sarsıcı siyasal değişimler, burjuva demokrasilerinin derinleşen bunalımı, neo-Bonapartist rejimlerin bir salgın hastalık misali yayılması, kitlesel umutsuzluğun güç verdiği faşist hareketlerin yükselişi, yer yer iktidar alternatifine dönüşmeleri ve nihayet bir “dünya savaşı”, daha açık bir ifadeyle yeni bir “emperyalist savaş” ihtimalinin giderek güç kazanması.
ABD’nin yeni “Ulusal Güvenlik Stratejisi” ortaya koyduğu temel kural ve hedefleriyle böyle bir dönemin gereklerine işaret ediyor. Belge, ekonomik güvenlikle ulusal güvenliği aynı sayıyor.
Yapısal Bunalıma Yapısal Çözüm
Bunalımın “yapısal” niteliği, yapısal çözümleri de zorunlu kılıyor.
Kapitalizmin, yeni teknolojiler temelinde yeni bir sermaye birikim modeline geçmesinin, yapısal değişim gerçekleştirmesinin ve aynı zamanda emeğin yeniden disiplin altına alınmasının sadece iktisadi-teknolojik yöntemlerle sınırlı, barışçıl bir biçimi yok.
Bu çaptaki krizlerin insanlık için ağır yıkımlara yol açan büyük çaplı savaşlarla neticelendiği tarihsel tecrübeyle sabit. Üstelik bugün bütün bunlar geçmişten çok daha tehlikeli biçimde, son derece gelişkin silah sistemleri, nükleer silahlar, yüksek teknoloji eseri sofistike baskı-gözetleme-kontrol araçlarının varlığı koşullarında yaşanıyor.
Bu koşullara politik ve örgütsel olarak güçten düşmüş bir proletaryanın varlığını da eklemeliyiz. Geçmiş iki emperyalist savaş döneminde, bir toplumsal özne olarak üzerlerinden devrimci politik hedefler ve mücadele biçimleri tasarlanabilecek, çoğu devasa işçi sınıfı partilerinde, sendikalarda örgütlü emekçi kitleler söz konusuyken, bu defa büyük ölçüde örgütsüz, dağınık ve ciddi bir bilinç gerilemesinden muzdarip, sistematik biçimde apolitikleştirilmiş bir işçi sınıfının varlığından söz ediyoruz.
Troçki, “Komünizm umudun, faşizm umutsuzluğun partisidir” der. Devrimci toplumsal-politik önderliklerin yokluğunda, yaygın umutsuzluk duygusu, neo- faşist, sağ popülist hareketlerin toplum içinde ciddi bir zemin bulmasına, kitleselleşmesine yol açıyor. Bugünün sözde “elitizm” karşıtı neo-Bonapartist rejimlerinin hızla yayılmasının önde gelen nedenlerinden biri de bu. Kısacası, Troçki’nin geçmişte öne sürdüğü “insanlığın bunalımının proletaryanın önderlik bunalımına indirgenebileceği” tezi bile günümüz koşullarında bir açıdan epeyce iyimser görünüyor! “İnsanlığın sorunu”nun geçmişten çok daha kapsamlı ve karmaşık bir hal aldığı ortada.
Çıkarların Entegrasyonu ve Zorluklar
Yazının girişinde vurgulanan, Türkiye’de yaşananlarla dünyanın gidişatı arasındaki “illiyet bağı” meselesini bu nesnellik üzerinden okumak gerek. Gelişmeler, varlığını “ebedi kılma” niyetindeki Saray rejiminin derinleşen çelişkilerinin çözümünü sadece içeride değil, kendisinin ve temsilcisi olduğu tekelci sermayenin çıkarları doğrultusunda dışarıda da aradığını gösteriyor. Böyle bir arayışın sadece iktisadi ve siyasi yöntemlerle yürümeyeceği, artan oranda askeri-militarist yöntemlere de ihtiyaç duyacağı açık. Zaten bu yöndeki hazırlıklar da alenen görünüyor.
Genişçe bir bölgeyi kapsaması tasarlanan ve epeydir uygulamaya konan yayılmacı “yerli ve milli” strateji, haliyle bölge üzerinde birinci dereceden söz sahibi olan emperyalist güç odaklarının çıkarlarıyla uyumu zorunlu kılıyor. Daha açık bir ifadeyle Saray rejiminin, bölgeye yönelik stratejisini, ABD’nin yeni bir “dünya düzeni”nin esaslarını içeren “Ulusal Güvenlik Stratejisi”yle, olabildiğince “entegre” hale getirmesi; ancak bunu yaparken belirli “disiplin kurallarına” uymasının yanı sıra, kazancını “maksimize” edecek yolları da bulması gerek.
Tabii, öncekinden farklı yeni “iş bölümüne” dayalı bir dünya düzeni kurmak, emperyalizm için bile kolay değil. Bu ilişkilerin tesisinin düz bir çizgide ilerleyemez. Çerçevesi emperyalist sistemin gerekleri tarafından belirlense de bu çerçeve içinde muhtemelen sıkı pazarlıklar, çatışmalar ve güç gösterileri yaşanacak. Bu “yeni dünya düzeni” içinde kendilerine ekonomik-siyasi-askeri olarak daha yukarılarda bir yer arayanlar içeride ve dışarıda becerilerini, güçlerini, güvenilirliklerini kanıtlamak zorundalar.
Emperyalist güç odaklarının daha yüksek küresel çıkarları kapsamında kendine bölgesel pay arayanların “sadakat/marifet” dengesini iyi kurmaları gerekiyor. Neticede kimse kimsenin “babasının oğlu” olmadığı gibi, durduk yerde de kimseyi “makam/mevki” sahibi yapmaz.
Üstelik böylesine bilinmezlerle dolu, sonucu belirsiz tarihsel süreçlerde dozu yükselen rekabet, kendi aralarında sorunlu ve her biriistikballerini düşünmek zorunda olan bölge güçlerinin birbirleriyle olan “itiş kakışlarını” şiddetlendirip yeni ittifak arayışlarına, karşılıklı cepheleşmelerine hız verir. Buna örnek olarak Türkiye-İsrail ilişkilerini gösterebiliriz.
Yani moda tabirle “emperyalizm uşaklığı” kendiliğinden bir istikrar ve uyumun ve sistem içinde sorunsuz bir iş bölümünün garantisi değil! Kısacası dünyamız ve bölgemiz daha nice altüst oluşlara gebe. Saray rejiminin gidişatını, iç ve dış politikalarını, bölgesel girişimlerini, askeri hazırlıklarını, militarist çizgisini ve “çözüm” arayışlarını, bu geniş çerçevede ve “illiyet bağı” içinde değerlendirmemiz gerek.


























