Viktor Orbán’ın gidişi hem Macaristan’da hem de dünyanın pek çok yerinde “demokratları” sevince boğdu. Eh tabii, “gitmez” denilenlerden en azından birinin hem de hiç maraza çıkarmadan, seçim iptaline falan yönelmeden, daha ötesi öyle darbe falan yapmaya kalkmadan “tıpış tıpış” gitmeyi kabullenmesi az bir şey değil!
Aslında Orban da boş adam değildi. Gökten de düşmedi! Kendisi yüksek lisans tezini “Polonya Dayanışma Hareketi” üzerine yazmış bir hukukçu. Oxford Üniversitesi’ne bağlı bir kolejde Soros’un meşhur Açık Toplum Enstitüsü’nden aldığı bir bursla siyaset bilimi eğitimi görmüş. Yani “okumuş çocuk”, diplomaları falan tamam! Partisi Fidesz’in (kuruluşu 1988) açılımı “Genç Demokratlar Birliği.” Yani öyle böyle değil! Orban “Eski Macaristan”da “demokrasi mücadelesinde” bayağı söz sahibi bir kişi; “geçiş” döneminde meydanlarda demokrasi üstüne nutuklar atıyor, yuvarlak masalara falan katılıyor! 1990’da milletvekili seçiliyor. 1992’de Liberal Enternasyonal başkan yardımcısı oluyor. (Sonra ayrılıp sağ- muhafazakâr Avrupa Halk Partisi’ne geçmiş) Ardından, o zamana kadar ortak bir kurul tarafından yönetilen Fidesz’in yapı değiştirmesiyle Orban partinin tek başkanı seçiliyor ve partinin adı Fidesz-Macar Yurttaşlar Birliği oluyor. Onun yönetimi altında parti, eski “gençlik-öğrenci kolektifi” kimliğinden sıyrılıp “merkez sağ-muhafazakâr” bir siyasi yapıya dönüşüyor ve giderek “dini bütün aşırı sağ” bir partiye dönüşüyor. Ardından bölünüyor ve bazı önde gelen liberaller partiden ayrılıyor.
Orban’ın iki dönem başbakanlığı var. İlkinde 4 yıllık iktidarın ardından gidiyor. 2002-2010 arasında muhalefette. İkincisinde gitmek bilmiyor; gitmemek için elinden geleni ardına koymuyor! Devri iktidarında toplumun bütün korkularına, en gerici, en şoven tepkilerine, düşmanlıklarına, kışkırtılmış beka endişelerine hitap eden politikalarıyla bugün kapitalizmin uzun ve genel krizinin kıskacındaki dünyanın pek çok ülkesinde hükmünü icra eden “Neo-Bonapartist” düzenin “dört başı mamur” örneklerinden birini kuruyor. Öyle ki kendisinden (ön adı Viktor’dan hareketle) “Viktatör” olarak söz ediliyor. Orban, tabiri caizse başlıca “teorisyeni” olduğu (Dedik ya, “okumuş çocuk”) bu Neo-Bonapartist, otokratik dalganın Putin ve Erdoğan ile birlikte Avrupa’daki üç büyük önderinden biri haline geliyor!
Peki Ya Gelen?
Neyse ki gitti! Kuşkusuz en çok sevinenler arasında Türkiye’deki sağlı-sollu demokrasi yanlıları da var. Orban’ın gitmesi, en azından seçim kaybetmeleri halinde “Bizimkiler de gidebilir” umuduna yol açtı! Ancak yine de temkinli olmakta, en azından coşkun bir sevince kapılmamakta yarar var. Her şeyden önce Orban’ın yerine gelen pek “sağlam bir ayakkabıya” benzemiyor! Tizsa Partisi lideri Peter Magyar, anladığımız kadarıyla bir Orbán yetiştirmesi. Fidesz gençlik kollarından geliyor; Orban döneminde yükseliyor. Fidesz’den ve rejim içindeki görevlerinden 2024’te ayrılıyor. Söylendiğine göre temel görüşleri itibarıyla Orban’dan farklı değil. En kibar deyişle sağcı-milliyetçi-muhafazakâr. Benzer toplumsal-kültürel hassasiyetlere sahip! Aslında Fidesz’den kopuşu da ilkesel bir tepkiden çok hesaplı bir siyasi operasyon gibi görünüyor.
Ancak temel görüşleri ne olursa olsun, yaşanan çürüme, bozulan ekonomi ve bunların toplumsal hayat üzerindeki olumsuz etkileri nedeniyle halkın önemli bir bölümünün “illallah” dediği bir dönemde, Orban’ı yenmenin ve iktidara gelmenin yolunun “demokrasi, yolsuzluklarla savaş ve Avrupa ile uyum” gibi talepleri ön plana çıkarmaktan geçtiğinin farkına vardığı belli. Başarılı da oluyor ve seçimleri açık ara kazanıyor. Orban da Putin’in, Trump’ın, Elon Musk’ın ve Avrupalı neo-faşist hareketlerin kesin desteğine rağmen (en azından şimdilik) direnmeden gidiyor.
İşin (yine şimdilik) bu kadar kolay hallolmasında, Macaristan’ın bir AB üyesi olmasının, AB mali yardımlarına şiddetle ihtiyaç duymasının ve bunların böyle bir dönemde kesilme tehlikesinin rolü büyük. Üstelik Magyar’ın rejim içinden gelmesi ve bir burjuva siyasetçi olarak aynı toplumsal çıkarları temsil etmesi “geçiş”in nispeten yumuşak olma ihtimalini artırıyor. Muhtemelen Macar burjuvazisi içinde de rahatsızlıklar vardır. Böylesine bir geçiş, sermayenin rejim tarafından özel olarak abad edilmiş kesimiyle daha az memnun kesimi arasındaki sorunları da (Bu tür rejimlerde mutlaka vardır!) daha kolay çözebilir! Magyar’ın vaatlerini ne oranda gerçekleştirmeye çalışacağını, Orban tarafından göreve getirilen ve ikballerini, tüm getirileriyle birlikte, doğrudan ona borçlu kadroların ne tepkiler verecekleri, uzlaşmaya ne ölçüde yanaşacakları veya yeni döneme nasıl uyum sağlayacakları ve Magyar’ın bu kadrolara karşı tutumunun ne olacağı önümüzdeki günlerde belli olmaya başlayacak.
Elbette “Macar demokrasisi” için en büyük sorun, tarihte pek çok örnekte görüldüğü üzere Magyar’ın içinden bir Orbán’ın çıkıp çıkmayacağı! (Malum, Orban da bir liberal olarak gelip bir otokrata dönüşmüştü!) Macaristan siyasetindeki sağcı-şoven milliyetçi-dinci gericiliğin hâkimiyeti, ülkenin tepesinde bir kılıç gibi sallanmaktadır.
Bu arada işin bizler açısından en acıklı yönü, 40 yıl süren (1949-89) bir “Halk Cumhuriyeti” dönemi yaşamış olan Macaristan’da bugün siyasette bağımsız bir işçi hareketinin, etkili bir sınıf partisinin esamisinin dahi okunmaması. Bunu elbette, ülkeyi önce SSCB bürokrasisinin savunma çıkarları doğrultusunda bir çeşit “yarı-sömürgeye” dönüştüren, ağır baskı ve tasfiyelerle Macaristan işçi sınıfının her türlü bağımsız inisiyatifini engelleyen Stalinizme borçluyuz! Macar halkının çok büyük bir ekseriyetinin “komünizm” karşıtlığının nedeni bu “sahte komünizmden” başka bir şey değil.
Ya “Bizimkiler”
Orban gittiğine göre, seçim kaybetmeleri halinde bizimkiler de gider mi? Elbette bu tür rejimler için “Almanlar yenildiği için biz de yenik sayılırız” diye bir kural yok! Bunlar genel hatlarıyla aynı kategoride yer alsalar da, kendilerine has niteliklere, farklı tarihsel geçmişlere, toplumsal ve siyasal örgütlenme biçimlerine, farklı direnme kapasitelerine sahip. Bu ülkelerdeki muhalefet güçleri için de benzer farklardan söz edilebilir. En azından, Orban’ın gidişi çeşitli ülkelerdeki benzerlerine ders olup gitmemek için “daha sağlam önlemler” almalarına, hazırlıklar yapıp açıklarını kapamalarına neden olabilir. Unutulmaması gereken husus, bu rejimlerin varlığının arızi bir durumdan kaynaklanmaması.
Kapitalizmin genel krizi koşullarında burjuva demokrasisi (en liberalleri de dahil; bak. ABD) çürüyüp çözülüyor. Bu koşullar, hemen her yerde yürütmenin, bunun sonucu olarak da “Bonapartizm” eğilimlerinin güçlenmesine neden oluyor. Gidişatın bununla da sınırlı kalmayacağına dair güçlü emareler var; devrimci-proleter alternatiflerin yokluğu veya zayıflığı koşullarında, toplumsal umutsuzluk, liberalizmleriyle ünlü burjuva demokrasilerinde bile neo-faşist, şoven milliyetçi-sağ popülist partilerin hızla yükselmesine yol açıyor.
Sevince kapılmadan önce, soruna bu arka planıyla ve bütünlüğü içinde bakmak zorundayız.

































