19 Aralık 1979 gecesi başlayan ve devlet tarafından müdahale edilmeksizin aralıksız 6 gün süren, Alevilerin ve Kürt Alevilerin yaşadığı bölgelere yönelen saldırılar, saptanabilen rakamlara göre 111 kişinin ölümü ile sonuçlanmış, yüzlerce insan yaralanmıştı. Bu süre boyunca Alevilere ait 210 ev ve 70’i aşkın işyeri saldırganlar tarafından yakılmıştı.
Ancak 25 Aralık akşamı, o da saldırıların Valilik ve devlet kurumlarına yönelmesi sonucunda, günlerdir bütün katliamı seyreden hatta destekleyen güvenlik güçleri, Kayseri’den yola çıkıp 3 saat içinde Maraş’a vararak saldırıların dinmesini sağladı.
Alevi mahallelerine yönelen, insanlıktan çıkmış halde harekete geçen kitleler, sadece katliamlarla kalmayıp; aynı zamanda, yaralıların hastaneye gitmesini de engellediler. İtfaiyenin ulaşmasını engellemek için barikatlar kurdular. Eşine Nazi döneminde ya da Bosna katliamında rastlanacak şekilde, buldukları her evi yağmaladılar. Koltuklardan ziynet eşyalarına, insanların altın dişlerinin sökülmesinden kasetçalarlara kadar çalıp döndüler. Çok dikkat çeken bir durum ise katliama katılan ve sonradan açılan davada sanık olarak yargılananların yarısından fazlasını yağmaya katılan orta ve orta-üst yaşlı kadınlardan oluşmasıdır.
Günlerdir, faşistler, istihbarat servisi, gizli polis eliyle yayılan “Aleviler Camiye saldırdı, sinemayı bombaladı” yalanları kitlesel bir pogroma dönüşmüş idi. Bu çağrıya uyan “sıradan halk” ise Allah için gittiği savaştan evlerine, ellerinde komşularından yağmaladıkları eşyaları ve paraları ile dönüyorlardı. Alevi komşusunu evini açması için ikna eden, sonradan o eve katliamcıları sokan diğer komşulara ait tanıklıklar hem dava dosyalarında hem de sayısı oldukça az da olsa, dönemin araştırmasını yapan bazı yayınlarda bulunabilir.
6 gün aralıksız süren ve Türkiyeli Alevilerin zihninde çok derin izler bırakan bu soykırım denemesinin birden fazla nedeni var. Sadece bir yazıda bunların ancak kavram olarak üzerinden geçilebilir. Hepsi tek tek ayrıca bir dosya konusu olabilecek bu nedenleri başka bir yazı konusu olarak bırakalım.
Maraş katliamının sosyal, psikolojik ve politik açılardan üzerinde çalışılabilecek kaynak sayısının oldukça az olduğunu söyleyebiliriz. Sağın muhtemelen, katliam sürecinde Kenan Evren’i bile şaşırtacak derecede vahşet görüntülerinden sonra, bu konuyu yok saymayı tercih etmesi muhtemel. Alevi kamuoyunda ve araştırmacılarda ise bu suskunluğun “travmatik” bir yanı olduğundan bahsetmek mümkün. Maraş’ta katliamdan hemen sonra Maraş’ı hızla boşaltan, hatta sonrasında ülke sınırlarını da terkeden Alevi nüfusun, bu katliamın izlerini hala taşıdığı, bu travmanın kuşaklardan kuşaklara aktarıldığı bir gerçek. Travmaların ancak adalet duygusunun yeniden oluşması, gerçek bir yüzleşme ve güven tesisi ile aşılabileceği, izlerinin giderek silinebileceği söylenir. Oysa pratikte tam tersi yaşandı. Katliama uğrayan insanlar bu katliamın sorumlusu haline getirilmeye çalışıldı. Mahkemelerde failler cezalandırılmadı. Sonradan benzer denemeler de defalarca nerdeyse bire bir aynı senaryolarla sergilendi. Bunlar ise travma ile yüzleşmek bir yana, bugün hala yaşayan bir olgu olarak zihinlere kazınmış durumda.
Ama kısaca nedenlerini birbiri ile ilişkilendirmeden aktarmak gerekirse; özellikle Elbistan-Pazarcık yöresinin Alevi köylerinde yapılan pamuk tarımı ve bu pamuk tarımının bir anda avantajlı bir duruma gelmesi ile nispi olarak zenginleşmesi, bu nedenle Maraş merkezine bu nüfusun hareket ederek şehir merkezinde toplanmasından bahsetmek gerekir. Bu toplanma sonrasında, yarattıkları dünyanın şehir merkezinin “hassasiyetlerine” dokunması önemli etkenlerdendir. Bu nüfusun genel olarak sol bir tabana sahip olması özellikle faşistlerin kritik bölgeler olarak adlandırdığı, benzeri şehirlerde bir tehdit olarak görülmesine yol açıyordu. Dönemin CHP hükümetini iktidarsızlaştırmak için MHP ve Milliyetçi cephe akımlarının, bir sıkıyönetim hayalinde olması yine başka bir neden. Bunun gerekçelendirilmesinin de benzer provokasyonlardan geçtiğini hesap ettiklerini de eklemek gerekir. Nitekim 12 Eylül darbesine giden olaylar örgüsünde, Maraş sonrası 14 ilde ilan edilen sıkıyönetim uygulamasının da ciddi bir yeri var. DİSK’in bölgede, işçiler arasında ciddi taban bulması, çeşitli meslek örgütlenmelerinin kitleselleşmeye başlaması da yine bu nedenlere eklenebilir. Ayrıca faşist hareketin örneğin Bilecik, Yozgat, Antep, Sivas gibi stratejik şehirleri temizlenmiş bir alan haline getirmek istemesi de bu planın bir parçası idi.
12 Eylül darbesinin ilk “fiili durum” denemesi de bunun sonucunda başarıya ulaşmıştı. “Bir denge unsuru” olarak ordu, çatışmaları durduran bir vazifeye bürünerek, kısa bir zaman içinde yönetime el koymasının nedenlerini filizlendiriyordu.
Direniş..
Maraş katliamında belki de en az bilinen öykülerden biri de saldırıya uğrayan mahallelerden özellikle, Yörükselim ve Karamaraş’ta yaşanan direniştir. Bu direniş yine Alevilerin zihnine öyle işlemiştir ki, bu satırları yazan ben bile daha küçük yaşlarda, Yörükselim’de tek başına bir direniş destanı yazan ardından da yine yaralı olarak kurtulmasına rağmen asker tarafından öldürülen Mehmet Mengücek’in bir vesikalık resminin evimizin en nadir yerlerinde saklandığını ve elden ele gezdirildiğini hatırlarım.

Kızkardeşinin düğünü sırasında aldığı haberle yola çıkıp, tek bir tabanca ile bütün mahalleyi savunurken yaşamını kaybeden Mehmet Mengücek’in, görüntüsündeki benzerlik ile de “Hz. Ali’nin suretinde bir kahraman” olarak anılması yine Alevilerin ortak hafızasındadır.
Özellikle bu iki mahallede başlayan direniş, saldıranların mahalleye girmesine dahi müsaade etmemiş olması çok önemli bir olgudur. Bir avuç kişi ile ve sınırlı kaynaklarla akıllıca bir savunma geliştiren devrimciler, katliamın tam bir kitle kıyımına dönüşmesinin önüne geçtiler. Katliamdan sonra, yine bu bir avuç yiğit devrimci, tam bir yıla yayılan gözaltılar ile her türlü işkenceden geçirilerek, katliamın bütün sorumluluğunun üstlerine yıkılmasına karşı da direndiler.
Sadece kendi mahallelerinde değil, yan mahallelere yayılmaya çalışan katliamı da engellediler. Kurulan mahalle komitesi ile katliam sonrası süreçte de halkın korunmasını sağladılar.
Nitekim Maraş’tan sonra Çorum’da da benzer bir süreci deneyenler, bunun bilincinde olarak, bu deneme öncesi mahallelerde direnişe önderlik edeceğini düşündükleri devrimcileri gözaltına almaya çalıştı. Ancak çoğunda yine Alevi halk, bu eski deneyiminin de etkisi ile bu gözaltıları engelledi, gözaltında olan devrimcileri kurtarmak için polisle çatıştı.
Bu topraklardaki direniş geleneğinin en önemli örneklerinden biri olarak Maraş savunması, içinde onlarca ders barındıran bir örnektir.
Kitlesel travmaların ancak dönemin tüm dinamikleri ile yüzleşerek atlatılabileceği net bir olgudur. Bunu da sol kamuoyunun önünde duran “kendi tarihinin” yazımı ile gerçekleştirebileceği de aşikar. Bugün önümüzde duran onlarca görevden biri de budur.



























