Troçki Türkiye’de sürgünde iken 10 Haziran 1933 tarihinde yazmıştır. Yazı zaman zaman “Nasyonal Sosyalizmin Portresi” olarak çevrilmiştir. Çeşitli dergilerde birkaç versiyonu yayınlanmıştır; ilki The Modern Thinker, Ekim 1933’tür. Son iki paragraf 2 Kasım 1933 tarihinde eklenmiştir. Rusça ve Almanca’dan çevrilmiştir. Orijinal dipnotlar kayıptır. Troçki tarafından işaretlenen ancak kayıp olan bu dipnotlar Türkçe çeviri sırasında eklenmiştir. Çeviri: B. Turgut, Düzenleme: Hakkı Yükselen
Naif düşünceler, krallık makamının kerametinin kralın kendisinde, kürk mantosunda, tacında, bedeninde ve kemiklerinde saklı olduğunu düşünür. Aslında krallık makamı, insanlar arasındaki karşılıklı ilişkidir. Kral, milyonlarca insanın çıkarları ve yargıları onun kişiliğinde kendini gösterdiği için kraldır. Gelişimin dalgası bu ilişkileri silip süpürdüğünde, kral sadece sarkık alt dudağı olan solgun bir adam olarak görünür. Eski adı Alfonso XIII olan kişi, bu konuyu taze deneyimlerinden yola çıkarak ele alabilirdi.[1]
Halkın seçtiği lider, Tanrı’nın seçtiği liderden, kendi yolunu kendisi açmak zorunda olması ya da en azından onu keşfetmek için olayları bir araya getirmek zorunda olması bakımından ayrılır. Bununla birlikte, lider her zaman insanların arasında bir ilişki biçimidir; kolektif talebi karşılamak için bireysel tedarikçidir. Hitler’in kişiliği hakkındaki tartışma, başarısının sırrı kendi kişiliğinde aranmaya çalışıldıkça daha da keskinleşir. Bu arada, aynı ölçüde tarihsel güçlerin merkezi olan başka bir siyasi figür bulmak zor olacaktır. Her öfkeli küçük burjuva Hitler olamazdı, ama her öfkeli küçük burjuvanın içinde bir parça Hitler vardır.
Birinci Dünya Savaşı öncesi Alman kapitalizminin hızlı büyümesi, orta sınıfların yok olması anlamına gelmiyordu. Küçük burjuvazinin bazı kesimlerini mahvetmiş olsa da, fabrikaların çevresinde zanaatkârlar ve dükkân sahipleri, fabrikaların içinde ise teknisyenler ve yöneticiler gibi yeni kesimler ortaya çıkarmıştı. Ancak kendilerini koruyup sayısal olarak büyümeye devam ederken – eski ve yeni küçük burjuvazi Alman ulusunun yarısından biraz daha azını oluşturuyor – orta sınıflar bağımsızlıklarının son kırıntılarını da kaybettiler. Büyük ölçekli sanayi ve bankacılık sisteminin çevresinde yaşıyorlardı ve tekellerin ve kartellerin masasından düşen kırıntılarla, kendi teorisyenlerinin ve profesyonel politikacılarının manevi sadakalarıyla geçiniyorlardı.
1918’deki yenilgi, Alman emperyalizminin yoluna bir duvar ördü. Dış dinamikler iç dinamiklere dönüştü. Savaş devrime dönüştü. Hohenzollern’lerin savaşı trajik bir sonuca ulaştırmasına yardım eden Sosyal Demokrasi, proletaryanın devrimi sonuca ulaştırmasına izin vermedi. Weimar demokrasisi, kendi varlığını sürdürmek için on dört yıl boyunca bitmek bilmeyen bahaneler uydurdu. Komünist Parti işçileri yeni bir devrime çağırdı, ancak bunu yönlendiremedi. Alman proletaryası savaşın, devrimin, parlamenter sistemin ve sahte Bolşevizmin yükselişini ve çöküşünü yaşadı. Burjuvazinin eski partileri kendilerini tamamen tüketmişken, işçi sınıfının hareket enerjisi de tükenmişti.
Savaş sonrası kaos, zanaatkârları, seyyar satıcıları ve memurları işçilerden farksız bir şekilde acımasızca vurdu. Tarımdaki ekonomik kriz köylüleri perişan ediyordu. Orta sınıfın çürümesi, onların proleterlere dönüştüğü anlamına gelmiyordu, zira proletaryanın kendisi de kronik işsizlerden oluşan devasa bir orduyu kovuyordu. Yapay ipekten kravat ve çoraplarla zar zor geçinen küçük burjuvazinin yoksullaşması, tüm resmî inançları ve her şeyden önce demokratik parlamenterizm ilkelerini erozyona uğrattı.
Partilerin sayıca çokluğu, seçimlerin soğuk ateşi, bitmek bilmeyen kabine değişiklikleri, verimsiz siyasi kombinasyonlardan oluşan bir kaleydoskop yaratarak toplumsal krizi daha da ağırlaştırdı. Savaş, yenilgi, tazminatlar, enflasyon, Ruhr’un işgali, kriz, ihtiyaç ve umutsuzlukla kızışan atmosferde, küçük burjuvazi kendisini kandırmış olan tüm eski partilere karşı ayaklandı. Hiçbir zaman iflastan kurtulamayan küçük mülk sahiplerinin, işsiz ve müşterisiz üniversiteli oğullarının, çeyizsiz ve taliplisi olmayan kızlarının keskin şikâyetleri, düzen ve demir yumruklu bir yönetim talep ediyordu.
Nasyonal Sosyalizmin bayrağı, eski ordunun alt ve orta komuta kademelerinden gelen yeni yetmeler tarafından dalgalandırıldı. Üstün hizmetlerinden dolayı madalyalarla ödüllendirilmiş subaylar ve astsubaylar, vatanları için gösterdikleri kahramanlık ve çektikleri acılar sadece boşa gitmekle kalmamış, aynı zamanda onlara özel bir minnettarlık da kazandırmamış olmasına inanamıyorlardı. Bu nedenle devrime ve proletaryaya karşı nefret beslediler. Aynı zamanda, bankacılar, sanayiciler ve bakanlar tarafından muhasebeci, mühendis, posta memuru ve öğretmen gibi mütevazı görevlere geri gönderilmeyi de kabul etmek istemediler. Bu nedenle “sosyalizm”i benimsediler. Yser ve Verdun’da kendilerini ve başkalarını tehlikeye atmayı ve komuta dilini konuşmayı öğrenmişlerdi; bu da cephe gerisindeki küçük burjuvaziyi güçlü bir şekilde etkisi altına alıyordu.[2] Böylece bu insanlar birer lider oldular.
Hitler, siyasi kariyerinin başında, sadece ateşli mizacı, diğerlerinden çok daha yüksek sesi ve kendine daha çok güvenli entelektüel vasatlığıyla öne çıkıyordu. Hitler, hareketine herhangi bir hazır program sunmadı, hakarete uğramış askerlerin intikam arzusu hariç. Hitler, Versay şartları, yüksek yaşam maliyeti, liyakatli astsubaylara saygı gösterilmemesi ve Musevi bankerler ile gazetecilerin komploları hakkında yakınmalar ve şikayetlerle işe başladı. Ülkede, henüz taze yaraları ve morlukları olan, mahvolmuş ve boğulmakta olan birçok insan vardı. Hepsi masaya yumruklarını vurmak istiyordu. Hitler bunu diğerlerinden daha iyi yapabilirdi. Doğru, kötülüğü nasıl iyileştireceğini bilmiyordu. Ama nutukları, kimi zaman emirler, kimi zaman da acımasız kadere hitap eden dualar gibi yankılanıyordu. Ölümcül hastalığa yakalanmışlar gibi, yok olmaya mahkum sınıflar, şikâyetlerini tekrarlamaktan ve teselli sözlerini dinlemekten asla bıkmazlar. Hitler’in konuşmaları bu tona uyumluydu. Duygusal düzensizlik, disiplinli düşüncenin yokluğu, cehalet ve gösterişli bilgeliğin yokluğu – tüm bu eksiler artılara dönüştü. Bunlar ona, her türlü memnuniyetsizliği Nasyonal Sosyalizm’in dilenci kasesi içinde birleştirme ve kitleleri onun ittiği yöne doğru sürükleme imkanı sağladı. Ajitatörün zihninde, erken dönemde yaptığı doğaçlamalardan beğeni toplayan her şey korunmuştu. Siyasi düşünceleri hitabetin akustiğinin meyveleriydi. Sloganların seçimi bu şekilde devam etti. Program bu şekilde konsolide edildi. “Lider” hammaddeden böyle şekillendi.
Mussolini, en başından itibaren sosyal konulara Hitler’den daha bilinçli tepki verdi. Hitler, Metternich’in[3] polis mistisizmine, Machiavelli’nin siyasi matematiğinden çok daha yakındır. Mussolini zihinsel olarak daha cesur ve daha alaycıdır. Romalı ateistin dini, polis ve mahkemeleri kullandığı gibi kullandığı söylenebilir; oysa Berlin’deki meslektaşı Roma Kilisesi’nin yanılmazlığına gerçekten inanmaktadır. Geleceğin İtalyan diktatörü Marx’ı “ortak ölümsüz öğretmenimiz” olarak gördüğü dönemde, çağdaş toplumun yaşamında burjuvazi ve proletarya olmak üzere iki sınıfın karşılıklı etkileşimini gören teoriyi oldukça ustaca savunmuştur. Doğru, Mussolini 1914’te yazdığı gibi, bu iki sınıf arasında, görünüşte “insan topluluklarını birleştiren ağ” oluşturan çok sayıda ara katman vardır; ancak “kriz dönemlerinde, ara sınıflar, çıkarlarına ve fikirlerine bağlı olarak, temel sınıflardan birine veya diğerine yönelirler.” Çok önemli bir sonuç! Tıpkı bilimsel tıbbın sadece hastaları iyileştirme olanağı değil, sağlıklıları da en kısa yoldan atalarının yanına gönderme imkânı verdiği gibi, sınıf ilişkilerinin bilimsel analizi, yaratıcısı tarafından proletaryayı harekete geçirmek için önceden belirlenmiş olan bu analiz, Mussolini’nin karşı tarafa geçtikten sonra orta sınıfları proletarya aleyhine harekete geçirmeyi başarmasını sağladı. Hitler ise faşizmin metodolojisini Alman mistisizminin diline çevirerek aynı başarıyı elde etti.
Marksizmin günahkâr literatürünü yakan şenlik ateşleri, Nasyonal Sosyalizmin sınıf doğasını parlak bir şekilde aydınlatıyor. Naziler bir devlet gücü olarak değil, bir parti olarak hareket ederken, işçi sınıfına tam olarak yaklaşamadılar. Öte yandan, büyük burjuvazi, Hitler’i parayla destekleyenler bile, onun partisini kendilerinin görmüyordu. Ulusal “rönesans” tamamen orta sınıflara, ulusun en geri kalmış kesimine, tarihin ağır yüküne dayanıyordu. Siyasi sanat, küçük burjuvaziyi proletaryaya karşı ortak nefretiyle bir bütün haline getirmekten ibaretti. Durumu iyileştirmek için ne yapılması gerekliydi? Her şeyden önce, alttakileri boğmak. Büyük sermaye karşısında güçsüz olan küçük burjuvazi, işçilerin çöküşüyle gelecekte sosyal itibarını geri kazanmayı umuyordu.
Naziler, yaptıkları darbeyi devrim olarak adlandırıyorlar. Aslında, Almanya’da olduğu gibi İtalya’da da faşizm toplumsal yapıyı aynen bırakıyor. Tek başına bakıldığında, Hitler’in yaptığı darbe, karşı-devrim adını bile hak etmiyor. Ancak bu olay, tek başına değerlendirilemez; 1918’de Almanya’da başlayan bir dizi şiddetli sarsıntının sonucudur. İşçi ve köylü sovyetlerine iktidarı teslim eden Kasım Devrimi, temel eğilimlerinde proleterdi. Ancak proletaryanın önderliğini üstlenen parti, iktidarı burjuvaziye geri verdi. Bu anlamda Sosyal Demokrasi, devrim tamamlanamadan karşı-devrim dönemini de başlatmış oldu. Ancak burjuvazi Sosyal Demokrasi’ye ve dolayısıyla da işçilere bağımlı olduğu için, rejim uzlaşma kapılarını açık bıraktı. Yine de, Alman kapitalizminin uluslararası ve ulusal durumu artık tavizlere imkân vermiyordu. Sosyal Demokrasi burjuvaziyi proleter devrimden kurtardığında, faşizm de burjuvaziyi Sosyal Demokrasi’den kurtarmak için sahneye çıktı. Hitler’in darbesi, karşı-devrimci dönüşümler zincirinin yalnızca son halkasıdır.
Küçük burjuva, gelişme düşüncesine düşmanca yaklaşır, çünkü gelişme onun aleyhine işler; gelişme ona geri ödenemez borçlar dışında hiçbir şey getirmemiştir. Nasyonal Sosyalizm sadece Marksizmi değil, Darwinizmi de reddeder. Naziler materyalizmi lanetler, çünkü teknolojinin doğa üzerindeki zaferi, büyük sermayenin küçük sermaye üzerindeki zaferini temsil eder. Hareketin liderleri, ikinci veya üçüncü sınıf zekâya sahip oldukları ve tarihsel rolleri bir düşünceyi sonuca ulaştırmalarına izin vermediği için “entelektüelizmi” de reddediyorlar. Küçük burjuvazi, maddi ve tarihsel olguların üzerinde yer alan rekabet, enflasyon, kriz ve piyasa şartlarından korumalı bir yüksek otoriteye ihtiyaç duyar. Onun zihninde evrim, materyalist düşünce ve rasyonalizm karşıtı, kahramanca ilhamın kaynağı olarak yirminci, on dokuzuncu ve on sekizinci yüzyılların ulusal idealizmi vardır. Hitler’in ulusu, küçük burjuvazinin mitolojik gölgesidir, bin yıllık Reich’ın zavallı bir hayali.
Tarihin üstüne çıkmak için, ırkın desteği ulusa verilir. Tarih, ırkın yayılımı gibi görülür. Irkın nitelikleri değişen sosyal koşullarla ilişkisi olmaksızın açıklanır. “Ekonomik düşünceyi” temel olarak reddeden Nasyonal Sosyalizm, bir aşama daha aşağı iner: iktisadi materyalizmden zoolojik materyalizme başvurur.
Özellikle hayatın tüm sırlarına dair evrensel bir anahtar arayan, kendini yetiştirmiş bazı iddialı bireyler için yaratılmış gibi görünen ırk teorisi, fikirlerin tarihi ışığında özellikle melankolik görünür. Arî Alman kanı dinini yaratmak için Hitler, bir Fransız diplomat ve edebiyat meraklısı Kont Gobineau’nun[4] ırkçılık fikirlerini ikinci elden ödünç almak zorunda kaldı. Hitler, Mussolini İtalyası’nda büyük ölçüde Marksist sınıf mücadelesi teorisinden ödünç aldığı hazır bir siyasi metodoloji buldu. Marksizm, Alman felsefesi, Fransız tarihi ve İngiliz ekonomisinin birleşiminin meyvesidir. Fikirlerin soyağacını, en gerici ve kafa karıştırıcı olanları bile geriye dönük olarak araştırmak, ırkçılığın izini silmek anlamına gelir.
Nasyonal Sosyalist felsefenin muazzam sefaleti, elbette, Hitler’in zaferi yeterince açık hale geldiğinde, akademik bilimlerin tüm yelkenlerini açarak Hitler’in peşine düşmesini engellemedi. Profesörlerin çoğunluğu için Weimar dönemi, isyan ve endişe dolu yıllardı. Tarihçiler, iktisatçılar, hukukçular ve filozoflar, hangi gerçeğin doğru olduğu, yani hangi tarafın sonunda duruma hâkim olacağı konusunda tahminlerde bulunmaktan başka bir şey yapamıyorlardı. Faşist diktatörlük, üniversite kürsülerindeki Faust’ların şüphelerini ve Hamlet’lerin tereddütlerini ortadan kaldırır. Parlamenter göreceliğin alacakaranlığından çıkan bilgi, bir kez daha mutlakların krallığına girer. Einstein, çadırını Almanya sınırları dışına dikmek zorunda kalır.
Politika alanında ırkçılık, frenoloji[5] ile ittifak halinde olan, boş ve abartılı bir şovenizm türüdür. Sefalete düşmüş soylular, soylarının asaletinde teselli ararken, yoksullaşmış küçük burjuvazi de kendi ırkının özel üstünlüklerine dair masallarla kendini kandırır. Dikkat çekici olansa, Nasyonal Sosyalizm’in liderlerinin arî Almanlar değil, Hitler gibi Avusturya’dan, Rosenberg gibi Çarlık İmparatorluğu’nun eski Baltık eyaletlerinden ve Hitler’in şu anki parti liderliği vekili Hess gibi sömürge ülkelerinden gelen yabancılar olmasıdır.[6] En barbar sınıfların kalplerinde yankı bulan fikirleri “liderlerine” aşılamak, medeniyetin sınırlarında barbarca bir milliyetçilik gürültüsü oluşturmayı gerektiriyordu.
Kişilik ve sınıf – liberalizm ve Marksizm – kötüdür. Ulus – iyidir.Ancak özel mülkiyetin kapısında bu felsefe tersine çevrilir. Kurtuluş yalnızca özel mülkiyette yatmaktadır. Ulusal mülkiyet fikri Bolşevizmin ürünüdür. Ulusu tanrılaştıran küçük burjuva, ona hiçbir şey vermek istememektedir. Aksine, ulusun kendisine mülkiyet bahşetmesini ve onu işçilerden ve icra memurlarından korumayı ummaktadır. Ne yazık ki, Üçüncü Reich küçük burjuvalara yeni vergiler dışında hiçbir şey bahşetmeyecektir.
Bağlantıları uluslararası ve yöntemleri anonim olan modern ekonomi alanında, ırk ilkesi Orta Çağ mezarlığından çıkarılmış gibi görünmektedir. Naziler önceden bazı ödünler vererek yola çıktılar; ruhun krallığında bir pasaportla onaylanması gereken ari ırk fikri, ekonomik alanda temel olarak verimlilikle kanıtlanmalıdır. Günümüzde ise bu, rekabet gücünde artış anlamına gelir. Irkçılık, siyasi özgürlüklerden arındırılmış bir şekilde, arka kapıdan ekonomik liberalizme geri dönmektedir.
Ekonomide milliyetçilik, pratikte, anti-Semitizmin etkisiz ama vahşi patlamalarına indirgenir. Naziler, tefecilik veya bankacılık sermayesini, onun kötü ruhu olduğu için modern ekonomik sistemden ayırırlar; ve bilindiği gibi, Yahudi burjuvazisi tam da bu alanda önemli bir konuma sahiptir. Kapitalizmin tamamına boyun eğen küçük burjuvazi, uzun etekli kaftan giyen ve genellikle cebinde bir kuruş bile olmayan Polonyalı Yahudi kılığına girmiş kötü kazanç ruhuna savaş açar. Pogrom, ırksal üstünlüğün en üstün kanıtı haline gelir.
Nasyonal Sosyalizmin iktidara gelmesini sağlayan program, ne yazık ki, ücra bir kasabadaki Yahudi mağazasını çok andırıyor. Burada bulamayacağınız ne var ki – fiyatı ucuz, kalitesi daha da düşük! Serbest rekabetin “mutlu” günlerinin anıları ve sınıflı toplumun istikrarının bulanık hatıraları; sömürge imparatorluğunun yeniden canlanması umutları ve dışa kapalı bir ekonomi hayalleri; Roma hukukundan Germen hukukuna dönüşle ilgili sözler ve Amerikan moratoryumu için yalvarışlar; bir otomobil sahibinde olan eşitsizliğe karşı kıskanç bir düşmanlık ve kasketli ve yakasız bir işçiyle eşitliğe karşı hayvani bir korku; milliyetçilik çılgınlığı ve dünya alacaklılarına karşı endişe… Uluslararası siyasi düşüncenin bütün çöpleri, yeni Germen Mesihçiliğinin manevi hazinesini doldurarak geri kazanılmıştır.
Faşizm, toplumun derinliklerini siyasete açmıştır. Bugün, sadece köy evlerinde değil, şehirdeki gökdelenlerde de yirminci yüzyılın yanında onuncu veya on üçüncü yüzyıl yaşamaktadır. Yüz milyonlarca insan elektrik kullanıyor ve hâlâ sembollerin ve büyücülerin sihirli gücüne inanıyor. Roma Papası, radyoda suyun şaraba dönüşmesinin mucizevi dönüşümünü anlatıyor. Film yıldızları medyumlara gidiyor. İnsanın dehasıyla yaratılmış mucizevi mekanizmaları kullanan pilotlar, kazaklarının üzerine muska takıyor. Ne kadar tükenmez karanlık, cehalet ve vahşet depolamışlar! Umutsuzluk onları ayağa kaldırdı, faşizm onlara bir bayrak verdi. Toplumun normal gelişimi sırasında kültürel pisliklerin bir parçası olarak ulusal yapıda ortadan kaldırılması gereken her şey şimdi gırtlaklarından fışkırıyor; kapitalist toplum sindirilmemiş barbarlığı kusuyor. Nasyonal Sosyalizmin fizyolojisi budur.
Alman faşizmi, İtalyan faşizmi gibi, küçük burjuvazinin sırtında iktidara geldi ve onu işçi sınıfının örgütlerine ve demokrasi kurumlarına karşı bir koçbaşı olarak kullandı. Ama iktidardaki faşizm, küçük burjuvazinin egemenliğinden çok uzaktır. Aksine, tekelci sermayenin en acımasız diktatörlüğüdür. Mussolini haklıdır: orta sınıflar bağımsız politika yapma yeteneğinden yoksundur. Büyük kriz dönemlerinde, iki temel sınıftan birinin politikalarını saçmalığa indirgemekle görevlidirler. Faşizm, onları sermayenin hizmetine sokmayı becerdi. Tröstler üzerinde devlet kontrolü ve hak edilmemiş gelirin yasaklanması gibi sloganlar, iktidara gelinir gelinmez hemen bir kenara atıldı. Bunun yerine, küçük burjuvazinin öznelliğine dayanan Alman “eyaletlerinin” nev-i şahsına ait özerklikleri, yerini kapitalist-polis merkeziyetçiliğine bıraktı. Nasyonal Sosyalizmin iç ve dış politikalarının her başarısı, kaçınılmaz olarak küçük sermayenin büyük sermaye tarafından daha da ezilmesi anlamına gelir.
Küçük burjuva hayallerinin programı terk edilmiyor; sadece gerçeklikten koparılıyor ve ritüel eylemlerle çözülüyor. Bütün sınıfların birleşmesi fikri, yarı sembolik zorunlu çalışmaya ve “halkın yararı” için 1 Mayıs İşçi Bayramı tatilinin ellerinden alınmasına indirgeniyor. Latin alfabesine karşı Gotik alfabenin korunması, dünya pazarının boyunduruğuna karşı sembolik bir intikamdır. Aralarında Yahudiler de bulunan uluslararası bankacılara olan bağımlılık, Talmud ritüeline göre hayvan kesmenin yasaklanmasıyla bir parça bile azalmamıştır. Cennete giden yol iyi niyet taşlarıyla döşenmişse, Üçüncü Reich’ın cadde ve sokakları da bu gibi sembollerle döşenmiştir.
Küçük burjuva illüzyonu programını çıplak bir bürokratik maskaralığa indirgeyen Nasyonal Sosyalizm, emperyalizmin en kötü biçimi olarak ulusun üzerinde yükselir. Hitler hükümetinin iç tutarsızlığının bir sonucu olarak bugün veya yarın başarısız olacağına dair umutlar son derece boşunadır. Naziler iktidarı ele geçirmek için bu programa ihtiyaç duydu; ancak iktidar, Hitler’e programı uygulamak için hiçbir şekilde hizmet etmiyor. Görevleri kendisine tekelci sermaye tarafından verilmiştir. Emperyalizmin çıkarları için halkın tüm güç ve kaynaklarının zorunlu olarak merkezileştirilmesi – faşist diktatörlüğün gerçek tarihsel görevi – savaş hazırlığı anlamına gelir; ve bu görev, içerden bir direnişe izin vermez ve gücün daha da mekanik bir şekilde merkezileşmesine yol açar. Faşizm reforme edilemez veya emekliye ayrılamaz. Sadece yok edilebilir. Rejimin siyasi yörüngesi, savaş ya da devrim alternatifine dayanır.
Son Not
Nazi diktatörlüğünün birinci yıl dönümü yaklaşıyor. Rejimin tüm eğilimleri, açık ve belirgin bir karakter edinmek için yeterli zamana sahip oldu. Küçük burjuva kitleler tarafından ulusal devrimin gerekli bir tamamlayıcısı olarak tasvir edilen “sosyalist” devrim, resmen tasfiye edildi ve lanetlendi. Sınıflar arası kardeşlik, hükümetin özel olarak belirlediği bir günde, zenginlerin yoksullar lehine hors d’oeuvre[7] ve tatlıdan vazgeçmesiyle doruk noktasına ulaştı. İşsizlikle mücadele, yarı açlık sınırındaki yardımların yarıya indirilmesiyle sınırlı kaldı. Gerisi, üniformalı istatistikçilerin görevi. “Planlı” otarşi, ekonomik parçalanmanın yeni bir aşamasıdır.
Nazi polis rejimi ulusal ekonomi alanında ne kadar güçsüz olursa, çabalarını dış politika alanına o kadar çok kaydırmak zorunda kalır. Bu, baştan sona saldırgan olan Alman kapitalizminin iç dinamiklerine tamamen uygundur. Nazi liderlerinin barışçıl açıklamalara ani dönüşü, ancak tam anlamıyla saf insanları aldatabilir. Hitler’in iç sıkıntıların sorumluluğunu dış düşmanlara aktarmak ve diktatörlüğün baskısı altında milliyetçiliğin patlayıcı gücünü biriktirmek için elinde başka ne gibi bir yöntem kalmıştır? Nazilerin iktidara gelmesinden önce bile açıkça ortaya konulan programın bu kısmı, şimdi dünyanın gözü önünde demir gibi bir mantıkla yerine getirilmektedir. Avrupa’nın yeni felaketinin tarihi, Almanya’nın silahlanmak için ihtiyaç duyduğu süreye bağlı olacaktır. Bu aylar meselesi değil, ama on yıllar meselesi de değildir. Hitler, Almanya’nın iç güçleri tarafından zamanında engellenmezse, Avrupa’nın yeniden savaşa sürüklenmesi sadece birkaç yıl alacaktır.
[1] İspanya’nın devrik kralı. İspanya’da seçimlerde Cumhuriyetçiler önemli başarı kazanınca, ordu desteğini de yitiren kralın görevden çekilmesini istediler. Kral görevden ayrılmadı, ancak önce Fransa’ya, ardından da Faşist İtalya’ya sığındı. 1941 yılında orada öldü.
[2] Kayıp dipnot. Fransa’nın batı cephesinde yapılan ve hem kayıpları hem de süresi nedeniyle I. Dünya Savaşı’nın en kritik muharebelerdendir. Birden çok kolordu ile yapılan savaşların süresi nedeniyle nispeten alt kademelerin kararlarına ve taktiklerine indirgenmiş olduğu için bu örnek verilmiş olabilir.
[3] Kayıp dipnot. Viyana Kongresi’ne (1815) katılan Büyük Britanya, Avusturya, Rusya ve Prusya‘nın Avrupa’da statükoyu korumak için ortaya koyduğu sistemdir. Sisteme adını veren Avusturya Başbakanı Metternich, statükonun silah gücüyle korunmasını savunuyordu. Ona göre ulusçuluk hareketlerinin acımasızca bastırılması ve ulus devletlerin dağıtılması gerekiyordu.
[4] Kayıp dipnot. Elitist bir bakış açısına sahip olan Gobineau, 1848 Devrimleri’nin hemen ardından kaleme aldığı İnsan Irklarının Eşitsizliği Üzerine Deneme adlı eserinde, aristokratların sıradan insanlardan üstün olduğunu ve daha az ırk karışımına maruz kaldıkları için daha fazla Aryan genetik özelliğine sahip olduklarını savunmuştur.
[5] Kafatası Bilimi.
[6] Kayıp dipnot. Hitler Avusturya vatandaşı olarak 1932’ye kadar Alman yurttaşı değildi; Alfred Rosenberg Baltık Alman kökenliydi ve Estonya doğumludur; Rudolf Hess ise çocukluğunu Mısır’da geçirmiş, eğitimini büyük ölçüde Almanya dışında almıştır
[7] Ordövr [tabağı]

























