Anasayfa / Gündem / Savaş: Bölge, Dünya, Türkiye…

Savaş: Bölge, Dünya, Türkiye…

Beklenen savaş başladı. ABD ve İsrail İran’a saldırdı. İran da gücü yettiğince karşılık veriyor.

Bu savaşın ilk eldeki sonuçları ne olursa olsun, orta-uzun vadede, en geniş ve derin anlamıyla bölgesel sonuçları olacağı, yaratacağı sarsıntılarla zaten fay hatlarıyla dolu bir alanda bütün taşları yerinden oynatacağı kesin.

Savaşın muhtemel etkileri basitçe devletlerarası ilişkilerle de sınırlı kalmayacak. Bu savaş sadece İran için değil, bugün neredeyse tamamı açık veya örtülü biçimlerde emperyalist-siyonist saldırganlığın ardında hizalanan bölge devletleri açısından da sarsıcı sonuçlara gebedir.  

Kuvvetle muhtemeldir ki bu savaş, çok da uzun olmayan bir süre sonra, bölge devletleri arasındaki rekabet ve çelişkilerin şiddetlenmesine, hatta yer yer çatışmalı bir hal almalarına yol açarken, bu ülkelerin bünyelerinde birikmiş sorunları; iktisadi, siyasi, toplumsal, etnik ve mezhebi çelişkileri de en uzlaşmaz halleriyle ortaya serecektir. Sadece İran ve gerici yönetimler altındaki Arap dünyası değil, muhtemelen bir büyük bölge gücü olarak İsrail de zannedildiğinden çok daha hassas iç bünyesi nedeniyle bu gelişmelerden ummadığı ölçüde nasibini alacaktır.

İran’ın uğrayabileceği ezici bir yenilginin ve ülkede emperyalist-siyonist saldırganlar eliyle gerçekleşecek bir rejim değişikliğinin harekete geçirebileceği iç savaş-çözülme-dağılma dinamikleri, içerideki ve dışarıdaki etkileriyle ne Irak’ta ne Libya’da ne de Suriye’de yaşananlara benzeyecektir.  

Bütün bunların ortaya çıkaracağı durum, zannedilenin aksine hem ABD (Batılı müttefikleri de dahil) hem de İsrail   için umduklarının tam tersi sonuçlar doğuracak; bölgesel planda kurmayı hedefledikleri emperyalist-Siyonist “barış” bir ham hayal olarak kalacaktır.

Kapitalist Bunalımın Yansımaları: Üçüncü Emperyalist Savaşa Doğru

Bu savaş tek başına bölge dinamikleriyle açıklanamaz. Savaşın kapitalizmin dünya ölçeğindeki yapısal bunalımından kaynaklanan bir arka planı var. Bu arka planın gölgesi, şu veya bu ölçüde, ancak kesin bir biçimde dünyanın diğer bölgelerine de yansıyor. Sistemin “küresel” niteliği ve zorunlu hareket yasaları bu yansımayı kaçınılmaz kılıyor.

Bu inişli çıkışlı bunalımın derinliğine paralel, giderek şiddetlenen bir rekabet, pazarların ve kaynakların paylaşımı için yürütülen mücadeleler, ticaret savaşları, kıran kırana bir teknolojik yarış ve dünya çapındaki büyük güç kaymalarının sonucu ortaya çıkan bir hegemonya mücadelesi dünyayı sarıyor. Bu mücadele artık iktisadi-siyasi boyutlarının ötesinde, giderek ön plana çıkan askeri boyutlar kazanıyor. Bütün bu gelişmeler kapitalist sistemin gidişatının üçüncü bir emperyalist savaş yönünde olduğuna işaret ediyor.

Bu savaş geçmişteki iki savaştan farklı biçimde, giderek daha geniş bölgelere yayılan parçalı-bölgesel çatışmaların ve kuşatma harekâtlarının şekillendirdiği bir sürecin, bir aşamada asıl hedefine veya hedeflerine odaklanması şeklinde cereyan edecektir. Bunun anlamı, hegemonya mücadelesine girişen (biri görece gerileyen, diğeri yükselen) iki emperyalist güç olarak ABD ve Çin’in, “günü geldiğinde” doğrudan bir savaşın tarafları olacağıdır; elbette müttefik güçleriyle birlikte.

Görünen o ki, dünya, bugünden hesaplayamayacağımız birtakım gelişmelerin dışında, proletarya devrimlerinden ve ilerleyen bir “dünya devrimi”nden başka hiçbir şeyin engelleyemeyeceği uğursuz bir sürecin içinde yol almaktadır.

Kapitalizmin yapısal bunalımlarının sadece bölgesel savaşlara değil,  aynı zamanda insanlığın üretici güçlerini ağır bir tahribata uğratacak dünya savaşlarına yol açacağı “yasası” bir kez daha hükmünü icra etmektedir. Üstelik bu defa geçmiştekinden çok daha ileri teknolojiler, insan uygarlığını, hatta insan soyunu çevresiyle birlikte bir yok oluşun eşiğine getirebilecek silahların varlığı koşullarında…  

O sırada Türkiye’de…

Türkiye’ye gelince: Rejim, dünyanın ve bölgenin içinde yol aldığı koşullarda kendi mali sermayesini daha üst konumlara taşımanın ve bundan azami ölçüde nemalanmanın peşinde.  Önceki iç gelişmeler, rejimin bugünkü savaşı ve en azından muhtemel sonuçlarının bir bölümünü öngörerek davrandığını gösteriyor. Bir yıl önce MHP eliyle başlatılan “süreci” öncelikle bu bağlamda ele almak gerekir. Rejim, emperyalist sistem içinde, nihai sınırları şimdilik ABD tarafından çizilen bir alanda “alt-emperyalist” bir güce dönüşme hedefinin ve bunun İsrail’le yarattığı rekabetin gereklerine uygun bir vaziyet alma çabasındadır.

İçeride ve dışarıda Kürt hareketini tamamıyla “etkisiz hale getirerek” veya hizmetine sokarak yapmaya çalıştığı şey bununla doğrudan ilişkilidir. Aynı şekilde, gerçekte “muhalefetsiz Türkiye” anlamına gelen “Terörsüz Türkiye” sloganı altında yürütülen “iç cephe” ve “yeni anayasa” kampanyaları da yukarıda işaret ettiğimiz “milli hedefler” doğrultusunda gündeme getirilen bir iç tahkimat çabasından başka bir şey değildir.

Söyledik, yine söyleyelim. Dışarıya dönük bir militarizmin içeriye bir polis rejimi olarak yansımaması mümkün değildir. Bölgedeki savaş ortamı,  Neo-Bonapartist Saray rejimini kalıcı hale getirme ve hatta  “kendisinden daha beter bir şeye dönüştürme” amacıyla sonuna kadar istismar edilecektir. Rejimin bütün (alt)emperyalist hayal ve heveslerine rağmen “sıranın İran’dan sonra Türkiye’ye geleceği” paranoyasını yaymaya çalışmasının nedeni budur.

Etiketlendi: