Anasayfa / Dünya / “Bilinmeyen Sularda” Yol Alan Bir Dünyada ABD’nin Venezuela Saldırısı

“Bilinmeyen Sularda” Yol Alan Bir Dünyada ABD’nin Venezuela Saldırısı

ABD, Venezuela’nın başkenti Caracas’a düzenlediği bir askeri operasyonla Maduro ve eşini derdest edip kaçırdı. Maduro ve eşi ABD’de kokain kaçakçılığından yargılanacaklar. İddia bu olsa da Trump’ın dobralığı pek çok yorumcu ve analisti en azından bu konuda öyle derin düşüncelere dalmaktan kurtarıyor!

Trump kendilerinden “çalındığını” iddia ettiği Venezuela petrolüne el koyacaklarını ve istedikleri rejim kurulana kadar ülkeyi “yöneteceklerini” ve hatta sırada başka ülkelerin ve yönetimlerin olduğunu veya olabileceğini açık açık söylüyor.

Latin Amerika’ya “Demir Perde” Çekmek…

Önümüzdeki günlerin nelere gebe olduğunu, saldırının sonuçlarını, hangi tepkilere yol açacağını göreceğiz. Ancak dünyanın çoktandır yeni bir döneme girdiğinin ve  “bilinmeyen sularda” yol aldığının farkındayız. Geçmiş büyük krizlerin tecrübeleri bu türden durumlarla ilgili epeyce bir teorik-pratik birikim sağlamış olsa da tarihin bir “tekerrürden” ibaret olmadığını, her yeni durumun bilinen veya bilinmeyen pek çok ihtimali içerdiğini biliyoruz. 

Son açıklanan ABD “Ulusal Güvenlik Stratejisi” de pek çok açıdan zihin açıcı nitelikte! Trump 1823 tarihli Monroe Doktrini’nin kendi katkısı olan bazı yeniliklerle yeniden yürürlüğe girdiğini, Batı Yarımküre’de ABD’den başka hiçbir gücün at oynatmasına izin vermeyeceklerini söylüyor.

Günümüzde bunun ilk elde Latin Amerika’da iktisadi-ticari planda epeyce yol alan ve derin ilişkiler kurmaya başlayan Çin’e karşı bir duvar örme, bir “Demir Perde” çekme hedefini işaret ettiği açıkça ortada. Malum, dünyanın en büyük petrol rezervlerine sahip ülkesi olan Venezuela’da üretilen petrolün çok büyük bir bölümü ucuz fiyattan ABD’nin en büyük rakibi Çin’e ihraç ediliyor.

Çin’e petrol ihracatının kısa vadede kesilmesi söz konusu olmasa da bu yolun günü geldiğinde kapatılmak üzere kontrol altında tutulması önemli. Hem yenilenen stratejiyi hem de Venezuela müdahalesini bu uluslararası hegemonya mücadelesi temelinde anlamlandırabiliriz.

Elbette işin Latin Amerika’yı politik olarak doğrudan ilgilendiren bir başka boyutu da var. “Arka bahçe” politikasının ne anlama geldiğini anlayabilmek için 19. yüzyıl sonlarından başlayarak 20. yüzyılın çok uzun bir dönemine bakmak yeterli: Neredeyse sonsuz bir işgaller ve darbeler dönemi; elbette ağır bir sömürü ve kanlı katliamlar eşliğinde!

Kısacası, uluslararası planda Çin’e yönelik iktisadi-siyasi-askeri kuşatma stratejisi uygulanırken, “arka bahçe” Latin Amerika’da da iktisadi kaynakların, kimi zaman doğrudan el koymalar yoluyla kontrol altına alınması ve bu amaçla istenmeyen yönetimlerin tasfiyesi ve uygun yönetimlerin tesisi yoluna gidilmek istenecektir. Buna kıtadaki her türlü devrimci mücadelenin bastırılması gibi tarihsel ve sınıfsal bir hedefi de eklemek gerekir.

O Sırada ABD’de…

Ancak hükmünü icra etmekte olan dünya krizi koşullarında hayatın halen yeryüzünün en büyük gücü olarak ABD için bile o kadar kolay olmayabileceğini söylemeliyiz. Geçen yüzyıldaki “arka bahçe” politikası, Latin Amerika’da ulusal ve sınıfsal planda büyük çaplı devrimci tepkilerin, halk hareketlerinin ortaya çıkmasında önemli bir rol oynamış, güçlü bir direnç yaratmıştı.

Venezuela müdahalesiyle başlayan yeni bir emperyalist saldırı dalgası da yeni ve giderek güç kazanan bir devrimci yükselişe yol açabilir. Ancak bu konuda Venezuela dahil solun başarısız iktidar deneyimlerinin neden olduğu hayal kırıklıkları, güçlü devrimci önderliklerin yokluğu ve Arjantin, Şili gibi ülkelerde “aşırı sağ” partilerin iktidara gelmesinin yol açtığı tehlikeler ve dezavantajlar da hesaba katılmak zorundadır.

Güncel konu Venezuela olsa da sorun elbette bu ülke ve Latin Amerika ile sınırlı değil. ABD, diğer emperyalist güç odaklarına “Artık her işi benden beklemeyin” dese de dünyanın başka bölgelerinde de kendi işlerini kendisisi görmekte, doğrudan veya dolaylı müdahalelerini sürdürmektedir. (Yemen, İran ve diğerleri) Üstelik bunu, önümüzdeki dönemde çok daha pervasız biçimlerde yapacağı kesindir. “Yeni Bonapartist” rejimlerin dünyayı salgın bir hastalık misali sardığı büyük kriz döneminde, dört yıl aradan sonra Trump’ın yeniden iktidara gelmesi ve ABD’de böyle bir rejimi inşa etmeye başlaması tesadüf değildir.

Sorun esas olarak Başkan’ın “çılgınlıklarıyla” değil, büyük bir kriz döneminde Amerikan finans kapitalinin dert ve ihtiyaçlarıyla ilgilidir. ABD ‘de boy gösteren ve belirli sermaye grupları, en gerici ve faşist akımlar tarafından desteklenen faşizan-otokratik eğilimleri, göçmenlere yönelik terör kampanyasını, muhalif şehirlerde ortaya çıkan askeri işgal görüntülerini, en son olarak iktidarın vurucu milis gücüne dönüşen göçmen polisi ICE’ın herkesin gözü önünde işlediği René Good cinayetini ve nihayetinde giderek görünür hale gelen “yeni rejimi” bu bağlamda ele almak gerekiyor; tabii, yeni dönemin Amerikan dış politikasını da.

Bizce böyle bir dönemde, ABD’nin dışa yönelik militarizminin, gidişatta çok önemli bir değişim gerçekleşmediği takdirde, içeride bir polis rejimi olarak yaşanması kaçınılmazdır. Bu noktada geleceğe ilişkin umutlar, ancak başta Latin Amerika olmak üzere dünya işçilerinin, ezilenlerinin direniş ve mücadelelerinin yanı sıra, Amerikan işçi ve emekçilerinin mücadeleleri üzerinde yükselebilir.

Ve Devrimci Sosyalistler…

Venezuela olayının, devrimci sosyalizm açısından önemi büyük; özellikle de hem ulusal, hem uluslararası alanda yürütülecek sınıf mücadeleleri açısından. Malum, devrimci sosyalistler, milliyetçilerden, ulusalcılardan ve “komünist” kılığında gezen sosyal şovenlerden farklı olarak emperyalizm meselesini kapitalizme karşı sınıf mücadelesi temelinde ele alırlar. Bu esas olarak örgütlü işçi sınıfı ve devrimci önderlikler eliyle yürütülecek, toplumun diğer ezilenlerini kazanmayı hedefleyen bir mücadeledir. Bizi “taraftar” olmaktan kurtarıp  “taraf” olmamızı sağlayacak olan da budur. Bu aynı zamanda kendine “sosyalist” sıfatını yakıştıran, ancak hızla yozlaşıp çürüyen küçük-burjuva radikalizminden ayrışmamızı sağlayan devrimci bir ilkedir. (Bilindiği üzere küçük-burjuva diktatörlükleri, burjuva diktatörlüğünün üstü örtülü bir biçimidir.)

Emperyalist bir işgal veya müdahaleye karşı tavrımızı belirleyen husus, gerekli hallerde taktik bazı iş birlikleri dışında saldırıya uğrayan ülkenin –hangi kılık altında olurlarsa olsunlar- burjuva güçlerine değil o ülkenin işçilerine, emekçilerine, onların emperyalizme karşı mücadelelerine vereceğimiz destek ve göstereceğimiz enternasyonalist dayanışmadır.  Çürümüş Maduro rejiminin hiçbir geleceği yoktur, ancak Venezuela emekçilerinin bir geleceği vardır ve devrimci sosyalistler bu geleceğin sosyalizm doğrultusunda olması için ellerinden gelen her şeyi yapmakla yükümlüdür. Venezuela ile ilgili tutumumuz budur.

Tekrar edelim, dünya çoktandır yeni bir döneme girmiştir ve “bilinmeyen sularda” yol almaktadır ve Rosa Luxemburg’un “Ya sosyalizm, ye barbarlık!”  uyarısı  bir kez daha insanlığın tarihsel gündemdedir…

Etiketlendi: