Anasayfa / Gündem / Rejimin “Teslim Olun” Çağrısı

Rejimin “Teslim Olun” Çağrısı

SÜREÇ, SURİYE ZAFERİ, EMPERYALİZMLE DAHA MUTLU BİR BERABERLİĞİN ADIMLARI VE HEPİMİZİN ÜZERİNDEKİ KÂBUS…

Önce bir alıntı. 16 Şubat 2025 tarihinde Kırmızı Gazete’de yayımlanan “Turpun Büyüğü” başlıklı yazıda şöyle denmiş: “Eğer iktidar cephesinde yaşananlar aniden patlayan bir iyi niyet fırtınası veya hiç beklenmeyen bir demokrasi hamlesi değilse, Kürt siyasetine “uzatılan el” gerçekte bir çeşit “teslim ol” çağrısı anlamına geliyor… Sınırlar ötesinde de durum aynı; örneğin Suriye’deki Kürt özerkliğine yönelik şiddet ve tasfiye politikasında herhangi bir değişiklik yok. Daha önce de belirttik, Kürt siyasetinden ve dolayısıyla Kürt halkından öncelikle istenen, bölgesel planda büyük “tehlikeler ve fırsatlarla” dolu bu yeni dönemde içeride ve dışarıda otokratik rejimin çıkarlarına uygun biçimde hizalanmaları; elbette ‘tövbe kapıları kapanmadan!’” 

Yazarın yanıldığı söylenemez. Son bir yılda yaşananlar bunu doğruluyor. Kürt hareketi ve bu hareketin temel talepleri, hiçbir demokratik vaat içermeyen, “Terörsüz Türkiye” adı verilen ve bu tarihsel soruna hiçbir gerçek çözüm yolu önermeden yürütülen bir süreç dahilinde tasfiye edilmek isteniyor.

Rejim, son derece tehditkâr ve aşağılayıcı bir dil kullanarak, Kürt ulusal hareketinin bütün parçalarda kendi varlığına son vererek teslim olmasını istiyor.  Buna göre devlet ve düzen katında Kürt Sorunu derin bir tarihsel arka planı olan ulusal ve politik bir sorun değil hem sınırın bu tarafında hem de öteki taraflarında bir “terör sorunu” dur. Gerekçe elbette “terör örgütü PKK” ve onun başka devletlerin sınırları dahilindeki “uzantıları”. Ancak muhalif veya muvafık, şu veya bu görüşten hemen herkes asıl sorunun, yarın öbür gün belki de esamisi bile okunmayacak PKK değil Kürtler olduğunu; sorunun asıl çözümünün Kürtlerin örgütlü siyasi-askeri varlığının tasfiye edilip sonuçta asimilasyona boyun eğdirilmeleri olduğunu biliyor. Bugün hem Türkiye’de hem de Suriye’de –günü veya sırası geldiğinde başka yerlerde de- yapılmak istenen budur.

Tarihi Fırsat

Rejimin önde gelen temsilcileri, daha da ötesi stratejist ve ideologları İran ve Rusya’nın devreden çıkmasının ardından bölge çapında “tarihi bir fırsatla” yüz yüze olduklarını düşünüyorlar. Bu bağlamda Suriye, bugünkü hale gelmesinde büyük emeği olan rejimin yayılmacı bölgesel hedefleri açısından büyük önem taşıyor. HTŞ yönetimi üzerindeki güçlü etkisi, daha da ötesi ülkenin bir bölümündeki askeri-idari varlığı ve uzun süre maaşa bağlayıp şimdilerde “Suriye Arap Ordusu”na devrettiği çetelerin kullanışlılığı rejimin hedeflerine somut ve güncel bir nitelik kazandırıyor.

Türkiye’yi yönetenler, emperyalizm destekli selefi-cihatçı HTŞ iktidarının Suriye’de kontrolü bütünüyle ele geçirmesinin doğrudan kendi çıkarları ve bekalarıyla ilişkili olduğunu; Suriye’de gericiliğin kesin zaferinin doğrudan kendi otokratik rejimlerinin de zaferi anlamına geleceğini biliyorlar.

Böylece, sık sık hatırlattığımız, “dış politikanın aslında iç politikanın devamı olduğu” ilkesi bir kez daha kanıtlanıyor. Saray rejiminin kendi sınırları içindeki Kürtlerin ötesinde, Suriye Kürtlerinin de gerçek kazanımlarını engelleme ve onları teslim alma çabasının tek nedeni “bölünme endişesi” değil, bu aynı zamanda 2011’den bu yana bölge çapında kendi hegemonyası altında oluşturmaya çalıştığı gerici bir zincirin eksik halkasını tamamlama çabası. Rejimin “Türk, Kürt, Arap ittifakı”ndan kastı bundan başka bir şey değil.

Muhalif Milliyetçiler, Ulusalcılar…

Türkiye’deki sözde rejim muhalifi (laik) milliyetçi-ulusalcı kesimlerin, iktidarın Suriye’deki Kürt karşıtı politikalarının açık veya örtülü destekçileri olduğu biliniyor. Kendilerine öncelikle şunu hatırlatalım: Suriye’de Rojava’nın düşmesi, Kürt ulusal hareketinin yenilip teslim olması, IŞİD-El Kaide kökenli dinsel gericiliğin zaferi anlamına gelecektir; üstelik de emperyalizmin ve bölge gericiliklerinin doğrudan ekonomik-siyasi-askeri desteğiyle… Kulağınıza nasıl geliyor bilemeyiz, ama bu aynı zamanda bölgedeki ender laik, kadınlara eşit statü tanıyan ve (olabildiğince) demokratik  siyasi-askeri güçlerinden birinin, kadınları köleleştiren, laiklik düşmanı anti-demokratik dinsel gericilik tarafından bastırılması, daha da öteye tasfiye edilmesi demektir.

“Ya Bir Büyük Kürdistan Kurdururlarsa!”

Tabii, emperyalizmin bir “büyük Kürdistan” kurma amacından, Kürtlerin emperyalizm işbirlikçisi olduğundan da dem vurabilirsiniz. İlkinden başlayalım: Son yüz küsur yılın bölge tarihine baktığımızda emperyalizmin hiçbir zaman bağımsız, büyük Kürdistan kurmak gibi bir amacı olmamıştır. 1918’den başlayarak zamanın sömürge ve yarı sömürgeleri olan, yani emperyalizmin elinin altındaki Irak’ta, İran’da ve Suriye’de emperyalist devletler, Kürtlere karşı her zaman merkezi hükümetlerin, güçlerin yanında yer almış ve Kürtlerin askeri olarak ezilmesinde birinci dereceden rol oynamışlardı.

Bu, esasları itibariyle, sadece geçmişte değil günümüzde de emperyalist güç odaklarınca izlenen uluslararası bir politikadır: ABD’nin 2017’de Irak Kürdistanı’ndaki bağımsızlık referandumuna nasıl karşı çıktığını, Bağdat hükümetini nasıl desteklediğini; en son olarak da Suriye Kürdistanı’nda ABD’nin IŞİD’e karşı askeri ittifak kurduğu PYD-YPG-SDG güçleriyle ortaklığının (yani işinin) bittiğini ilan ederek HTŞ hükümetine kesin desteğini nasıl açıkladığını hatırlayın. Bütün bu süre boyunca hiç kimse, milliyetçi-ulusalcı kesimleri bu ittifakın askeri alanla, IŞİD’e karşı mücadeleyle sınırlı olduğuna, siyasal bir ittifak olmadığına inandıramamıştı!

“İkinci Bir İsrail!”

Tabii bir de İsrail meselesi var; hani hem Kürtlerin İsrail tarafından desteklendiği, hem de emperyalizm eliyle kurulacak Kürdistan’ın bölgede “ikinci bir İsrail olacağı” iddiası. Saray rejiminin, bu yoldaki bütün propagandalarına karşın, gerçek kısa zamanda ve bir kere daha ortaya çıktı: ABD’nin de desteğiyle HTŞ yönetimini masaya oturtup istediği türden bir anlaşma sağlayabileceğini gördüğü andan itibaren İsrail, “gerektiğinde Kürtlere destek” söylemini derhal terk edip asıl çıkarlarıyla meşgul olduğunu gösterdi. Ayrıca bölgede “ikinci bir İsrail”in en büyük karşıtının yine “orijinal İsrail” olacağı baştan bellidir!

Geçerken, Suriye’den çıkartılan PKK önderi Abdullah Öcalan”ın 1999’da ABD-İsrail işbirliğiyle Türkiye’ye teslim edildiğini de hatırlatalım!

Genetik mi!

Kürtlerin emperyalist güçlerle, bazı büyük devletlerle (Bunlara Sovyetler Birliği ve Rusya da dahildir!)  ilişkisine, bazı durumlarda onlardan medet ummalarına gelince. Bunun “genetik” bir özellik değil, bir takım politik hesap hatalarını içerse de esas olarak “dörtlü kıskaç” altındaki bir halkın geçmiş kıyım tecrübelerinin ışığında hayatta kalma çabası olduğu açıktır.

Kısacası “Kürtlerin emperyalizmle iş birliği yapmasından” memnun değilseniz yapacağınız şey, onların siyasi ve kültürel eşitlik ve özgürlük mücadelelerine destek olmak, bölge burjuvazilerinin onları ezme girişimlerine karşı çıkmak, kendi kaderlerini tayin etme haklarını savunmaktır. Emperyalizme ve kapitalist bölge gericiliklerine karşı BİRLİĞİN temeli budur.

Geçmişte “Doğu ve Güneydoğu’da seçimlerde Kürtlere karşı AKP’nin desteklenmesi gerektiği”ni dahi söyleyebilmiş olan laik ve muhalif milliyetçi-ulusalcı kesimlerin bu türden birlikçi bir tutum almasını elbette beklemiyoruz.

Aksine onlar, en az kendileri kadar milliyetçi olan rejim ittifakının, Kürt halkının bütün tarihsel taleplerinden vazgeçtiklerini açıklayan “Kurucu Önderlik” ile iş birliği halinde yürütmeye çalıştığı, Suriye’dekiler de dahil Kürtleri hizaya sokup boyun eğdirme, teslim alma, mücadeleci unsurlarını “topluma kazandırma” politikasına bile sırf içinde “Kürt” adı geçtiği için bölünme” endişesiyle bakıyorlar. Buradan da çıkarak milliyetçi-ulusalcı muhalefetin (Bunlara “komünist” kisvesi altında siyaset yapan sosyal-şovenleri de ekleyebiliriz!) “Emperyalizm ve Kürtler” konusundaki tarihsel tekerlemelerinden ve tutumlarından vazgeçmeyeceklerini söyleyebiliriz…

Emperyalizm Meselesi: Dönüp Önce Kendine bak!

Ancak yine de emperyalizm meselesini es geçmemek gerekiyor! Asıl emperyalizm mevzuu, muhalif milliyetçi-ulusalcıların her şeye rağmen toz konduramadığı devletimizin emperyalizmle derin tarihsel-iktisadi-siyasi-askeri bir arka planı olan ilişkileridir.

Eğer dert edilecekse öncelikle bunun dert edilmesi gerekiyor! Emperyalist sistemin bütün uluslararası kurumlarına, silahlı-silahsız ittifaklarına üye olan devletimizin başta ABD ve özellikle Batı kanadıyla sıkı tarihsel ilişkileri, kopmaz bağları ve stratejik iş birliklerinin yanında Kürt hareketinin, hayatta kalma çabasıyla kurduğu, “büyüklerin” de taktik nedenlerle yanaştığı ve her defasında kaçınılmaz bir “ihanetle” sonuçlanan geçici ilişkilerini karşılaştırmak biraz komik kaçacaktır.

Devletimizin ve onu yönetenlerin, mesela ABD tamamen taktik nedenlerle Kürtlere biraz el uzattığında “üzerine gül koklanmış eş” veya “terk edilmiş sevgili” misali nasıl isyan ettiğini defalarca gördük. Bu aynı zamanda ülkeyi yönetenlerin zaman zaman giriştikleri sahte anti-emperyalizm gösterilerinin de başlıca nedenidir.

Devletimizin emperyalist sistemin “seçkin” bir üyesi olma, bir alt- emperyaliste dönüşme çabasının güncel bir ifadesi olarak, ABD ile şimdilik Suriye odaklı  “nikâh tazeleme” gayretlerini izlemekteyiz. Suriye’de selefi-cihatçı gericiliğin zaferinde çok önemli bir rol oynayan Türkiye’nin ABD emperyalizmi gözünde kazandığı takdirin, İsrail’le rekabet sorununun da makul bir mecraya çekilmesiyle, yeni emperyalist projelerde de rol almasını sağlayacağı kesindir.

 Kâbus Sadece Kürtlerin Üzerine mi Çökecek?

“Suriye devrimi”ndeki (!) başarılı rolünün; bu başarının ABD ve diğer emperyalist güç odakları nezdinde sağladığı ve sağlayabileceği güven ve itibarın, bunun yol açtığı daha geniş iş birliği imkânlarının ve ayrıca Suriye Kürtlerinin kazanımlarının “terörle mücadele” adı altında tasfiyesinin içerideki yansımaları Türkiye’deki sürecin kaderini de etkileyecektir.

Rejimin, dış politikadaki bu başarısı içeride zaten hiçbir demokrasi ve çözüm vaadinde bulunmadan sürdürdüğü “süreci” (sözde gündemde tutsa bile) fiilen sonlandıracaktır. Rejimin “başarılarının” ortaya çıkartabileceği durum, sadece Kürt halkının ve siyasi hareketinin değil, ülkenin bütün halklarının, bu arada muhalif Türk milliyetçileri ve ulusalcıların da üzerine bir kâbus gibi çökecektir; elbette Kürtlere karşı kazanılacak zaferin coşkusuyla rejim saflarına geçmemeleri halinde!  

Bütün bu uğursuz ihtimallerin vücut bulmaya başlaması, rejimin ömrünü daha da uzatmakla kalmayacak, “normal” yollardan iktidarı bırakma ihtimalini de büyük ölçüde ortadan kaldıracaktır. Dışarıdaki ABD emperyalizmi destekli bir militarizmin, içeride bir polis devleti olarak yaşanması kaçınılmazdır.

Rejimin iktidar stratejisinin temel unsurlarından biri olarak  “İç Cephe” çağrısının ülkedeki bütün emekçilere, bütün halklara yönelik bir “teslim olun” çağrısı olduğunu unutmamak gerekiyor.

Etiketlendi: