HTŞ’nin Suriye’de başlattığı saldırıların sahada büyük oranda hedeflerine ulaştığı görünüyor. SDG, Şeyh Maksud, Eşrefiyye ve Beni Zeyd mahallerinden başlayarak tüm Halep’te kontrolünü yitirdi, ardından da Fırat’ın doğusuna ve Rojava’ya kadar geri çekildi.
SDG ve özerk yönetim projesinin uğradığı bu akametin birkaç önemli sonucu var; Birincisi Esad rejiminin devrilmesinden sonra, kurduğu modeli ileri mevzilere yayamayan SDG’nin, fiilen yok edilmiş olması. Arap aşiretlerinin yüksek ihtimalle Türkiye’nin de dahil olduğu “ikna çalışmaları” sonucunda SDG’den desteğini çekmesiyle, geriye asıl olarak sadece YPG güçleri kaldı. İkinci olarak SDG, bölgede hegemonik bir güç olarak var olabilecekken çıtasını Kürtlerin haklarının savunusuna kadar geriletmiş durumda. Son olarak da bugün Şam’da yapılacak olan ve 10 Mart mutabakatı maddelerini yeniden ele alacakları “barış” toplantısında masaya, HTŞ zafer kazanmış, SDG ise yenik olarak oturacak.
HTŞ’nin kazandığı savaşı kutlayan ülkelere baktığımızda dahi, bu operasyonun asıl olarak kime yaradığını görebiliyoruz. İlk elden Ürdün, Türkiye ve Katar HTŞ’nin kazandığı sonuçtan oldukça memnun görünüyor. Türkiye, adeta bir “iç mesele” olarak ele aldığı Suriye’de başka bir iktidara asla izin verilmeyeceğini, bunun için gereken her şeyin yapılacağını ifade etmeye devam ediyor.
Yeni mutabakat hangi maddeler üzerinden ele alınır, pek bilinmemekle birlikte, Kürtlerin artık vatandaşlık haklarını alabileceği, seçmeli olarak Kürtçenin okullarda okutulabileceği, muhtemelen “Kürtlerin Suriye’de isterlerse Cumhurbaşkanı olabileceği (!)” birtakım dönüşümler pakete illaki dahil olacaktır. Hatta belki bir TV kanalları bile olabilir.
Kürt tarafı ve Öcalan ise bu çatışmaların süreci baltalama amacıyla kullanılmasından “kaygılı” olduğunu ifade etti. Oysa kaygılanacak pek bir şey yok. Süreç en başından beri Bahçeli’nin ifade ettiği “iç-cephe” ve bununla bağlı olarak “dış-cephe” politikasının ruhuna oldukça uygun şekilde yürüyor.
Sosyalizmin terki, sınıf mücadelesinin gerekliliklerini geçersiz kılar mı?
Önderliğin, sosyalizmi bir teori olarak terk ettiği önceki açıklamalarını değerlendirirken, Ortadoğu’da kurulmaya çalışılan ve son derece ilerici Rojava yönetiminin ancak “Dünya üzerinde sadece kendisinin olduğu durumlarda” sürdürülebilir olacağını ifade etmiştik.
Yani, egemen bir ülke içinde demokratik özerklik olarak ifade edilen, örneklerine anarko-liberal teorilerde rastlayabildiğimiz teori en baştan açmazlarla doluydu. Rojava için demokratik özerklik, Suriye’de, 2011 sonrasında olduğu gibi, belirli politik boşluk dönemlerinde ancak açığa çıkabilen, sınıfsal ve ekonomik karakterine bakılarak yaşam süresi kestirilebilecek geçici bir ara formdu.
Bu ara form ya bir ulus devlete (ya da bunun mücadelesi biçimine) dönüşecek ya da sınırlı bir süre boyunca devam edebilecek bir ikili iktidar biçimini sürdürebilecekti. Özellikle geri bir ekonomik temelde kurulan bu form, her iki durumda da ancak kendinden daha büyük bir şeye dönüşme koşuluyla yaşamını sürdürme ihtimali barındırabilirdi.
Özellikle ikili iktidar biçimi, sonsuza kadar sürebilecek bir form değildir. Tarih bu gibi durumlarda, er ya da geç, güçler “dengesindeki” bir tarafın kazanması-diğerinin kaybetmesi yönünde ilerler.
Suriye’de oluşan politik boşluk döneminin el verdiği, ancak boşluğun çeşitli aktörler tarafından sınıfsal (ulusal) çıkarları gereğince doldurulacağı ya da uluslararası dengelerin değiştiği anlarda da akıbeti hızla değişecek olan bu ara formun yaşaması için “4 parçanın” da gözetildiği yeni bir mücadele dönemi tanımlanmak zorundaydı. Bununla da sınırlı kalmamak üzere, Rojava Devrimi’nin, kendini ancak Ortadoğu devriminin ve Kürt emekçilerinin ulusal ve toplumsal kurtuluşu mücadelesinin önemli bir dinamiği haline dönüştürdüğü sürece, yani ileri doğru hareket ettiği sürece yaşama şansı vardı. Bölgedeki varlığının genişlemesine, yani kendi mücadelesine eklemlenen ve bugün kurulması her zamankinden daha mümkün olan, bölgenin bütün emekçilerinin ve ezilenlerinin enternasyonalist destek ve ilişkisine bağlı olduğu da gün gibi ortadaydı.
Elbette SDG’nin taktik bazı adımlar atmasını dışlamıyoruz. Asıl olarak kendi geleceğinin, emperyalistler arası denge ve güç oyunlarına, emperyalizmin ve yerel gericiliklerin her türlü müdahale ve entrikasında görülemeyeceğinde ısrarcıydık.
Bugün baktığımızda, Türkiye’de sürdürülen barış sürecinin, ileri hamle açısından Kürt Hareketini ve SDG’yi tam ters yönde atalete soktuğunu görmek mümkün. Suriye’de saldırıların başlamasının ardından diğer ülkelerden gelecek destek taleplerinin de bu kez boşa düştüğünü görüyoruz. Nitekim bölgenin ve okyanus ötesi gerici ülkelerin bazı dönemlerde taktik ve geçici desteklerinin dışında her zaman merkezi hükümetlerle iş tuttuğu gerçeği ortadadır. Kürt tarihinin nerdeyse bütün birikimi de bu gerçeğe vurgu yapar.
Yani sosyalizm ideolojisinin reddi, sosyalist öğretinin temel tezinin bu örnekte bir kez daha doğrulandığı gerçeğini değiştirmemiştir. Çatışma boyunca ülkeler ve iktidarlar, KDP’li Irak Kürdistan’ı bile, sınıfsal farklara ve çıkarlara göre kendisini konumlamıştır.
Geriye kalansa, şimdilik, bir “iç-cephe” meselesi olarak Türkiye ve bölge ülkelerinin Suriye’nin geleceğini, HTŞ’li Devrimciler (!) ile el birliği ile şekillendirmesidir.




























