10.04.2026-Tahran.
Saldırıların başladığı ilk gün okulda öğrencilerimleydim. Bir süre önce Türkiye’den arkadaşlarla görüşmüştüm, savaşa dair kaygılılardı. Cevabım, derin bir sessizlik oldu. Dipsiz kaygı tüneline girmekten kendimi, ailemi uzak tutmak dışında yapılabileceğim bir şey yok.
İsrail ve ABD’nin “bu kadar delirmiş olamayacağına” dair ufak duygusal bir kaçış dışında aklımda pek bir şeyin olmadığı herhangi bir gün gibi başlamıştı o gün de. Tahran’a saldırı başlar başlamaz okul hemen kapatıldı; telefon hatları kesik idi, okul ulaşım hizmetlerine ulaşmak mümkün değildi. O an tek düşündüğümüz öğrencilerimizi mümkün olan her yolla güvenli bir şekilde evlerine ulaştırmak idi.. Bu küçük görevi bir kaç meslektaş öğretmen ve bir kaç velinin el birliği ve kendi arabalarımızı kullanarak eksiksiz başardık.
Yaralılar için kan ihtiyacı olduğu duyurulduğunda, kan bağışı merkezleri insanlarla dolup taştı. Biliyorsunuz, savaş Ramazan ayında başladı. Dena fırkateyninin kurbanları için düzenlenen cenaze törenine katıldığımda kan bağışı merkezlerinden birini ziyaret ettim ve insanların oruç tutarken kan bağışına geldikleri o devasa sıraya şahit oldum.
Savaş, bizim için her seferinde önümüze koyduğu küçük tek bir ödevi yerine getirmek halini alıyor. Önümüze konmuş bir iş; çocukları evlerine bırakmak, camilerde sıcak yemek pişirmek, kan bağışı için insan zincirlerinden oluşan sıraya girmek ya da sıranın koordine edilmesini sağlamak gibi onlarca küçük görevi yerine getirmek. İnsanlar sessizce bunu yapıyor. Bir işi yapıyor, sonra sıradakine geçiyor ama sessizce, söylenmiyor.
Tahran’da hayat bunun dışında, normal bir şekilde devam ediyor ve bombardımanın ertesi günü, kritik yerler derhal onarılıyor; örneğin Salı günü demiryolu hatlarına yapılan saldırılar, işçilerin yoğun çabasıyla bugün itibarıyla tamamen onarıldı. Hasarlı binalardan enkaz kaldırma çalışmaları sürüyor; bazı yerlerde tamamlandı, bazılarında ise devam ediyor. Örgütlenmiş insanlar, onların mükemmel akışı, sadece o an yapılan işe odaklanmak, yapılan işi konuşmak, telaşsız ama bilinçli ve büyük bir saat mekanizmasının işleyişi gibi. Küçük çarklar dönüyor, büyükleri hareket ettiriyor. Her dönen çark bir müddet sonra yağlanmış bir senkronizasyonun mükemmelliğine kavuşuyor. Örgütlenmiş kalabalıkların mükemmel ve herşeyden ilginç olarak sessizce çalışması.
Nevruz tatili öncesinde ve sonrasında her şey çevrimiçi. Dersler için Skyroom ve evden çalışma için ofisler, web siteleri… Bankaların şu ana kadar sadece yüzde 20’si çalışıyordu ama yarından itibaren şubelerin yüzde 100’ü açılacak. Pazarlar, restoranlar, kahve dükkanları, fırınlar açıktı ve hâlâ açık. Açık olan dükkanlardan yaşamın patlamasına şaşıyoruz; cilt ürünleri satan mağazalar örneğin. Bombardımandan sonra raftan düşen şeyler yerine kaldırılıyor, yerler siliniyor. Bir süre sonra içerde bir iki müşteri de oluşacak. Hayatın engellenemezliği…
Benzin veya gıda tedarikinde de büyük bir sıkıntı yaşanmadı. Ancak yaşansa bile “sessizce” kabullenme ya da bu “bilme” hali şüphesiz bunun da üstesinden gelecek.
Hepimiz iyiyiz — üzgün ve öfkeliyiz, ama aynı zamanda güçlü ve dirençliyiz. Her gece, bombardıman altında olsa bile ordunun operasyonlarını ve askeri harekatları desteklemek için mahallelerde ve şehirlerimizde meydanlara gidiyoruz. Meydanlara akan kalabalıkta bombardımanlardan korkan tek kişiye rastlamadım. Mahallelerdeki kadınlar da camilerde toplanarak kontrol noktalarında bekleyen askerler ve diğer askeri personel için sıcak yemekler pişiriyorlar.
Herkes moralini yüksek tutuyor ve yavaş yavaş İsrail ile ABD’ye bir ders verdiğimiz için mutlular. Bu bombardımanların bizleri özgürleştireceğine dair başlarda kiminde bir beklenti varsa dahi, çoktan yerini haklı ve net bir öfkeye bıraktı.
Ayrıca şunu da eklemeliyim ki, insanlar tüm Nevruz törenlerini eskisinden daha coşkulu bir şekilde kutladı; Haft-Seen masasından Nevruz’un on üçüncü günü olan “Sizdaj Bedar”a kadar. Bu, İran takvimine göre Pers Yeni Yılı’nın on üçüncü günü. O gün, İran geleneklerinden biri olarak pikniklere çıkılır, yemekler yenir. Bugüne kadar böyle kalabalık bir kutlamaya şahit olmamıştım. Parklar ve yeşil alanlar o kadar kalabalıktı ki, neredeyse oturacak yer kalmamıştı. Tam o sırada, Karaj şehrindeki B1 Köprüsü’nün saldırıya uğradığı haberi geldi. İnsanlar savaş uçaklarının sesine aldırış etmediler ve ‘Sizdah Bedar’ kutlamalarına devam ettiler.
Kısacası, halkın morali çok yüksek. Ve her şeyden önemlisi, savaşın sahaya inmesi asıl beklenilen. O gün bildiğimiz her yolla direnmek gerekeceğini biliyoruz. Rejim bizi silahlandırır ya da silahlandırmaz, bunu henüz bilmiyoruz, ancak silah depolarının yerlerini öğrenmek için biraz çabamız yetecektir. O güne kadar zorunlu bir bekleyişin içindeyiz hissi hakim. Ama yine sessizce, gürültüsüzce.
İsrail, Tahran’ın merkezinde bir Yahudi sinagoguna saldırdı. Onlar için hiçbir şeyin önemi yok. Tüm karşı popagandanın gizlediği bir bilgidir, İran, Orta Doğu’daki en büyük ikinci Yahudi nüfusuna sahiptir. Google’da basit bir arama yapıp o sinagoga yapılan saldırıyı görebilirsiniz. Bu savaşın İran’ın kadim Yahudi halkında da en ufak bir meşruiyeti yok.
İnternete bağlanmak için karaborsadan alınan hatlar ve VPN’ler arasında takla atlamalara çoktan alışmıştı nüfus; Arada bir çıkıp dünyada ne olduğuna baktığımız. Şehrimin bombalanma haberlerinin yanında, gördüğümüz, Epstein dosyalarından patlayan sırıtan resimler.
Bu savaş, eğer yenilgilerini önceden koklayarak, başka bir “önlem” almazlar ise, belli ki, İran halkının ABD, İsrail ve ellerini oğuşturak bekleyen tüm müttefiklerine unutamayacakları bir ders vereceği güne kadar sürecek. İran’ın tüm emekçi halkının tekrar ettiği şey ise sadece bu. Elbette sessizce ve gürültüsüz bir sabırla.

































