Tahran’dan yazan okuyucumuzun metnini savaşa içten bir bakışı yansıttığı için paylaşıyoruz.
Müzakerelerin sonucunu bekliyoruz; İran hâlâ teyakkuz halinde. Üniversiteler ile okullar uzaktan eğitime devam ediyor, ancak diğer tüm işyerleri tamamen açık. Bir önceki yazıda da bahsettiğim üzere insanlar İran’a destek olmak amacıyla her gece “Bayrak Etrafında Toplanma” mitingleri düzenliyor. Benzin, gıda ve hijyen malzemeleri gibi temel ihtiyaç maddelerinde herhangi bir sıkıntı yaşanmıyor. Ancak, ne olacağı konusunda durum hala belirsiz olduğu için piyasa giderek durgunlaşıyor.
Doğal olarak herkes vatanına bağlılık ve aidiyet hissi duyar ve bu his İranlılar arasında diğer birçok ulustan belki biraz daha güçlüdür. İran’ın kadim tarihi ve son iki yüz yıldır hiçbir ülkeye saldırmamış ya da savaş başlatmamış olması da buna tanıklık etmektedir.
Çalkantılı Ortadoğu’da, petrol gibi bolca yeraltı kaynağına sahip ve stratejik bir jeopolitik konuma sahip bir ülkede yaşayan bir İranlı olarak, ABD gibi bir devletin İran’daki istikrarsızlıktan her türlü şekilde yararlanmaya çalışacağını, petrolüne erişmek ve hatta İran’ı stratejik olarak kontrol altına almak için kargaşa ve savaş başlatabileceğini düşünmek hiç de beklenmeyen bir şey değildi.
Devrimden bu yana geçen kırk yedi yıl boyunca, Amerika Birleşik Devletleri bu konuda çeşitli küçük ve büyük çabalarda bulundu: sözde Nojeh darbesi gibi darbe girişimleri, güçlü medya aygıtı aracılığıyla yürütülen çeşitli propaganda kampanyaları vb.
Bu mesele, İran Devrimi öncesine, 1953’te Dr. Musaddık’ın meşru hükümetinin ABD tarafından yönetilen bir darbeyle devrildiği döneme kadar uzanmaktadır — bu olayla ilgili bugün çok sayıda belge ve kanıt mevcuttur.
İkincisi, her türlü suçu işlemekten çekinmeyen bir devlet olan İsrail, İran’ı her zaman bölgesel emellerinin önünde bir engel olarak gördü. Son yirmi yıl boyunca, ABD hükümetini İran’a saldırmaya ikna etmeye defalarca çalıştı ve nihayetinde aradığını Trump’lı ABD ile buldu.
Üçüncüsü, uranyum zenginleştirme ve nükleer enerjiye sahip olma hakkı konusunda İran, diğer tüm NPT[1] üye devletleri gibi, bu antlaşmanın tüm düzenlemelerine uydu. Buna karşılık İsrail NPT’ye taraf değil ve nükleer enerjiyi barışçıl amaçlarla kullanmıyor. Nükleer bombalara sahip ve suçları kimse için sır değil; bu nedenle İran hakkında yorum yapma hakkı da yoktur.
Ne yazık ki, siyaset ve iktidar oyunları ile medyanın güçlü rolü, bu gerçeği örtbas etmeye ve saldırgan yerine kurbanı kınamaya çalışıyor. Bu saldırıyı kınamaması ve zalim ile mazlum rollerinin tersine çevrilmesi, Batı’nın İran’a karşı çifte standartını açıkça gösterdi.
Bu, İran’ın iç politikasından ayrı olarak dış politikasına ilişkin görüşüm. Kişisel olarak ülkemin topraklarına yönelik ABD saldırılarına öfkeliyim, ancak bir açıdan da İran hükümetinin kendini savunma kapasitesine sahip olması beni rahatlatıyor. Her ülkenin hükümetine sadece o halkın karar verebileceğini ve hiçbir yabancı gücün buna müdahale etme hakkı olmadığını da eklemeliyim. ABD ve İsrail’in İran halkına özgürlük getirmek istediklerini iddia ettikleri gibi, tarih kitaplarında hiçbir ülkenin kendi çıkarlarını gözetmeden askeri işgal yoluyla başka bir ulusa demokrasi getirdiğini gösteren tek bir sayfa bile yok.
İç meselelere gelince, İslam Devrimi’nden sonra İran hükümetlerinin politikalarının – ister kötü yönetim, ister belirli sorunların yanlış yönetimi, ister ekonomik ve sosyal zayıflıklar, ister muhalefete cevap vermek yerine onu bastırma, ister özellikle son yıllarda radikal grupların yükselişi denilsin – halkın gelecek umudu açısından büyük bir hayal kırıklığına ve umutsuzluğa yol açtığını söylemeliyim. Ekonomik ve sosyal açıdan savunmasız gruplar, yani emekçiler, bütün bunlardan en çok acı çekenler oldu.
Hükümetler nakit ödemeler ve destek programları yoluyla bu umutsuzluğu telafi etmeye çalışsa da, yaptırımların ve yanlış ekonomik politikaların yol açtığı enflasyon, ulusal para birimini daha güçlü para birimleri karşısında zayıflattı ve bu destekleri de aslında etkisiz hale getirdi.
2019’da ekonomik ve sosyal sorunlar nedeniyle başlayan halk protestoları, dikkate alınmak yerine bastırıldı. Kadınların daha fazla özgürlük için verdiği mücadeleler, sadece yabancı komplolar olarak nitelendirilmekle kalmadı, aynı zamanda talepler saptırılarak İran ve İslam değerlerinin temellerine yönelik saldırılar olarak gösterildi.
Doğal olarak, bu hareketler ve protestolar başlangıçta İran diasporası içinde bir birlik duygusu yarattı, ancak daha sonra —İran muhalefet gruplarına yabancı fon sağlanması ve başka muhalefet gruplarının saf dışı bırakılması nedeniyle— tüm hareket sekteye uğradı. Sonunda muhalefet medyası, Reza Pahlavi’yi İran muhalefetinin tek temsilcisi olarak öne çıkardı ve Farsça medya aracılığıyla devrim öncesi İran’a duyulan özlemin körüklenmesine çalışıldı.
Hemen her protesto dalgasının ardından İran’daki insanlar, yurt dışındaki İranlıların taleplerini çarpıttığını veya yanlış bir şekilde aktardığını şikâyet ediyordu. Gazze’deki katliamlar ve yaşanan soykırım sırasında Filistinli, Arap ve Müslüman diasporası, dünya kamuoyunu İsrail aleyhine bilgilendirmek ve harekete geçirmek için küresel çabaları yönetti; bu da sonunda yaygın küresel protestolara katkıda bulundu ve rejimleri bazı pozisyonlarından geri çekilmeye zorladı. Ancak İran’ı ilgilendiren savaş durumunda, İran diasporası yukarıda belirtilen nedenlerden ötürü küresel kamuoyu arasında dayanışma yaratmak yerine, İran’a karşı askeri harekete teşvik eden bir araç haline geldi. İran’ın desteklenmesi için mitingler düzenlendiğinde bile, diaspora genel olarak İran hükümetine saldırdı ve savaşın İran halkına değil, İran devletine karşı bir savaş olduğunu savunarak İranlı olmayanları İran’a karşı durmaya ikna etmeye çalıştı.
Yaşanan ise başka oldu. Minab Okulu, Lamerd’deki kızlar spor kompleksi, Tahran’daki 20.000 kişilik Azadi Stadyumu, Tahran, İsfahan ve Khorramabad’daki kültürel miras alanları ve hatta bir Yahudi sinagogu gibi birçok sivil yer, tüm bu yerlerin askeri mühimmat depoları olduğu gerekçesiyle hedef alındı. Bu, İsrail’in sivil yerlere saldırırken sık sık ileri sürdüğü, ancak asla kanıtlayamayacağı bir iddiadır.
Ülke içindeki İranlılar arasında, halkın kesin olarak hükümet yanlısı ve hükümet karşıtı gruplara bölündüğü söylenemez. Çoğu insan bu ikisi arasındaki bir yelpazede yer alıyor. On iki günlük çatışma ve Ramazan Savaşı sırasında, sosyal ve ekonomik sorunlardan kurtulmanın yolu olarak yabancı askeri müdahaleyi destekleyenler vardı.
Ancak savaş uzadıkça, bu kesimlerin büyük kısmı bayrak etrafında toplanmaya başladı. Son altmış gün içinde, çeşitli mahallelerde ve meydanlarda, siyasi görüşleri ne olursa olsun önceliği İran’ı savunmak olan, her kesimden önemli sayıda insan seferber edildi. Uzun süren çatışma, birçok İranlı arasında savunmacılık duygusunu uyandırdı. Bir şekilde savaşı destekleyenler artık savaşın karşıtları haline geldi ve savaşın sona ermesini istiyorlar.
İran kültürü kompleks ve çok katmanlı bir yapıya sahip. Diğer birçok Müslüman ülkesinden farklı olarak, İranlıların çoğu kendilerini Müslüman olarak tanımlamadan önce İranlı olarak tanımlar. Bu gerçek, onları belirli doktrin veya ideolojilerinden bağımsız olarak birleştirir ve çeşitli gruplar halinde bir araya getirir. Örneğin, “Basij”in genel tanımı, üyelerine askeri eğitim vermeye ve İran içinde paralel bir askeri güç oluşturmaya odaklanan bir milis grubudur. Ancak bu, Basij’in tam bir tanımı değildir, zira Arapça kökenli bu kelime “eyleme hazır” anlamına gelmektedir. Dolayısıyla Basij’in işlevleri askeri eğitimin ötesine geçerek krizler sırasında yardım ve destek sağlamayı ve Kızılay, itfaiye, belediyeler gibi diğer kuruluşları desteklemeyi de kapsamaktadır.
Son iki çatışmada, çoğu eğitimli gönüllü halk güçleri, enkazın kaldırılması, hasarlı evlerin onarımı, şehirlerin temizlenmesi, düzen ve güvenliğin sağlanmasına yardım edilmesi, bayrak etrafındaki kalabalığın korunması, tıbbi yardım sağlanması ve benzeri görevlerde yer aldı. Basij örgütünün resmi üyesi olmasalar da, daha geniş bir anlamıyla “Basij”in bir parçası olarak kabul edilirler. Ayrıca, çoğu çalışan, sağlık personeli, öğrenci, okul çağı çocuğu, öğretmen ve toplumun diğer kesimleri görev yaptıkları yerde bir form doldurarak Basij’in üyesi olabilirler. Bu nedenle, ideolojik olarak İran hükümetini desteklemeseler veya dini bir inanca sahip olmasalar bile, çoğu yetişkin İranlının Basij üyesi olduğu söylenebilir.
Daha önce de belirttiğim gibi, İran kültürünün çok katmanlı yapısı nedeniyle, toplumda çarşaf giyen, başörtüsü takan veya dindar bir görünüme sahip ancak hükümetin politikalarına şiddetle karşı çıkan ya da dini inançları olmayan bireyler görebilirsiniz. Tersine, hükümetin öngördüğü kıyafet kurallarına uymayan ya da İslami kıyafetler giymeyen ancak İran hükümetini tam olarak destekleyen ya da dini inançları paralel olan birçok kişi de bulunmaktadır.
Bu bağlamda gözden kaçan bir husus İran halkının savunma duygusudur. Dini ya da ideolojik farklılıklarına bakılmaksızın, İran’a yönelik bir tehdit algıladıklarında vatanlarını savunmak için bir araya gelirler.
Mahsa hareketi gibi olaylar İran kültüründe ve ailelerinde köklü değişikliklere yol açtı. Örneğin, pek çok dindar kişi, hükümetin bu sivil harekete yönelik sert muamelesi üzerinde yeniden düşünmeye başlamıştır; geleneksel ailelerde ise yaşlı üyelerin başörtüsü ve toplumsal eşitlik konusundaki tutumlarında bir değişim gözlemlenmektedir.
Son olarak, İranlılar arasında geleneksel olduğu üzere, sözlerimi bir atasözüyle bitireceğim: “Her zorlukta gizli bir lütuf vardır.”
[1] NPT: Treaty on the Non-Proliferation of Nuclear Weapons – Nükleer Silahlanmanın Sınırlandırılması Anlaşması.


































