Anasayfa / Gündem / “Devlet Aklı” Kimin Aklı?

“Devlet Aklı” Kimin Aklı?

Yeryüzünde her şey altüst oluyor. “Büyük Bunalım” dönemleri böyledir: Bunalım derinleşip çelişkiler giderek uzlaşmaz bir hâl aldıkça dünya ölçeğinde büyük değişimler, güç kaymaları ve çatışmalar yaşanmaya; bilinen, geçmişte üzerlerinde anlaşmaya varılmış gibi görünen kurallar da geçersiz hâle gelmeye başlar. Böyle dönemlerde iktisadi, siyasi ve toplumsal alanlarda var olan bütün güçler bu değişimin niteliklerini kavrama ve ardından da  gereklerini yerine getirme göreviyle karşı karşıya kalırlar.

Türkiye mali sermayesinin büyüklerinden Rahmi Koç da durumun gereklerinin ve sınıfsal görevlerinin bilincinde bir kapitalist olarak şunları söylüyor:

“Dünyada müthiş bir değişim, müthiş bir ilerleme var. Kartlar yeniden karılıyor. Dünyada da gücün varsa sesin çıkıyor, gücün yoksa sesin çıkmıyor. Yani, Birleşmiş Milletler’in ana çerçevesi ortadan kalktı. Değişim çok enteresan. Her ülkeye yeni kartlar veriliyor. Ona göre oyunu oynamanız gerekiyor. Türkiye’nin gücü: üç tarafı deniz, stratejik konumumuz kuvvetli, dört mevsimimiz var, mümbit toprağımız var, genç nüfusumuz var. En önemlisi, kaygan zeminde iş yapma kabiliyetimiz var. Önümüzdeki yıllarda tüm gücümüzü kullanmamız lazım. Bu “gücün kadar konuş” dönemi.”

Büyük sermayenin bir sözcüsü olarak Rahmi Bey, görünürde iyimser sayılabilecek bir ifadeyle dünya çapında “müthiş bir değişim ve ilerlemeden” bahsetse de, sözleri bütün olarak ele alındığında, aslında dünya çapında derin bir krizi ve bu krizin zorunlu kıldığı ihtiyaç ve görevleri tanımlıyor. Yoksa dünya ekonomisinde işlerin yolunda gittiği, sermaye birikim düzeninin tıkır tıkır işlediği, istikrarın hüküm sürdüğü koşullarda bu derece bir “güç” vurgusuna ihtiyaç duyulmayacağı gibi, “Birleşmiş Milletler’in ana çerçevesinin ortadan kalkmasından” da söz edilemez. Belli ki ortada kapitalizm açısından endişe verici bir durum var!

Ayrıca dünyanın gidişatına ve Türkiye’nin tarihsel tecrübelerine bakıldığında, Rahmi Bey’in kastının sadece kendi holdinginin ve ortaklıklarının gücüyle, Türkiye’nin iktisadi-coğrafi imkân ve avantajlarıyla sınırlı olamayacağı çok açık. Büyük Patron, bu dönemi “Gücün kadar konuş” dönemi olarak tanımlarken, çok büyük bir ihtimalle, gücün, böyle zamanlarda ihtiyaç duyulan “başka boyutlarını” da kastediyor: Kendisinin de, aynı 12 Eylül Cuntası’na mektuplar döşenen rahmetli pederi gibi, böylesine kritik dönemlerde, devletin sermaye sınıfı için dahilde ve hariçte kurtarıcı roller oynayan “akıl” ve “kol gücünün”, yani “şiddet ve celalinin” öneminin farkında olduğundan eminiz!

Bazı Devletler Bazı Zamanlarda…

Kapitalizmin yapısal bir krize girdiği, ekonomik ve siyasi dengelerin ciddi biçimde değişmeye başladığı, uluslararası rekabetin ve paylaşım kavgalarının şiddetlendiği, emperyalist sistemin hegemonya krizine girdiği dönemlerde,  belirli bir tarihsel arka plana, gelişme düzeyine ve yeterli (olduğu düşünülen) bir güce sahip bir dizi devlet,  kendi sermaye sınıfları adına dünya ekonomisi ve siyasetinde daha üst ve “manzaralı” yerleri kapabilmek  için çeşitli hamleler yaparlar. Bunlar yapılırken devletlerin “yumuşak güçlerinin” yanı sıra, dönemin çatışma ve gerilimlerinin derecesine uygun biçimlerde, “bilek güçleri” de devreye girer. O çok sözü edilen “devlet aklı”nın asıl yönünü belirleyen de, derin kriz dönemlerinde emekçilerin zapt-urapt altında tutulmasının yanı sıra büyük sermayenin ulusal ve uluslararası çıkarlarıdır; ki bu gerçek, hemen her zaman “milli çıkarlar” adı altında pazarlanır!

Bu kurallar gereğince, Türk devleti de epeyce uzun bir süredir,  “Osmanlı geçmişinden” aldığı ilhamla sahip olduğu askeri, siyasi, diplomatik ve iktisadi güçleri, “fetihçi-irredentist” bir dil eşliğinde harekete geçirmiştir. İçeride giderek polisiye bir nitelik kazanan rejimin dış politikasındaki militaristleşme bunun ifadesidir. Böylelikle, içinden çıkılmaz bir hal alan iç çelişkilerin çözümü sınırların ötesinde aranmaya başlanır.  Bu eğilimin, “hamasi” söylemlerin çok ötesinde çeşitli teşvik ve ayrıcalıklarla güçlendirilmeye çalışılan maddi-iktisadi temelleri vardır: Türkiye epeyce bir zamandır, “savunma sanayii” adı altında, Rahmi Bey’inki de dahil, bu militarizmden giderek daha büyük paralar kazanan,  dış pazarlara açılan holdinglerin cenneti haline gelmeye başlamıştır.  Artık Türkiye’de de bir  “askeri-sınai kompleks”ten söz edilmesinin nedeni budur. İçinde yol aldığımız çok boyutlu kapitalist kriz koşullarında giderek sıklaşıp genelleşen savaşların,  sermaye birikimi açısından çok daha  “verimli” alanlara dönüşmesi kaçınılmazdır.

Rejimin Ardında Hizalanmak, Büyük Resmin içinde Yer Almak!

Büyük sermayemiz, bu uzun dönemli kriz sürecinde, zaman zaman kapıldığı, “sarayın gazabı, müsadere…” vb. bazı korku ve endişelere rağmen, dünyanın altüst olduğu bir zamanda, doğrudan sınıfsal çıkarları temelinde rejimin ardına hizalanmıştır.  Bu hizalanma tek başına “burjuvazinin bir burjuva hükümetini desteklemesi” biçiminde anlaşılmamalı. Evet, rejim toplumsal planda ciddi bir güç kaybına uğramış olsa da,  ekonomik ve toplumsal politikaları ve işleyişiyle büyük sermayeyi abad ederken, ezilenlerin en azından bir bölümünü de, bütün ezilmişliklerine rağmen bugün hâlâ büyük sermayenin hizmetine koşabilmekte, emekçilere neredeyse nefes aldırmamaktadır. Ancak bugünkü hizalanma, burjuvaziyle devleti arasındaki bu “doğal yakınlığın” ötesinde, rejimin kafasında şekillenen ve “devlet aklı” olarak sunulan“dört başı mamur”  bir stratejik hedef ile ilgilidir. Amaç, “ulusal güvenlik, dış tehlikeler, millî menfaatler…” gibi gerekçelerle bütün toplumsal alanları ve muhalefet de dahil bütün siyaseti rejimin kontrolüne sokmak, işlevsizleştirmek  ve dışarıda kalanları  tasfiye etmektir. “İç Cephe” ve “Terörsüz Türkiye” (yani gerçekte Muhalefetsiz Türkiye) hedefi, rejimin bu yönelişinin siyasi ifadesidir ve aynı zamanda rejim açısından, “dışa dönük tehlikeli aktiviteler” eşliğinde despotik bir “iç dönüşümün” de işaretidir. Kürt siyasetinin Öcalan, CHP’nin de Kılıçdaroğlu ekibi eliyle (yeniden) “devletleştirilip” rejimin ardında hizalandırılması çabaları bu içe ve dışa yönelik çok boyutlu strateji bağlamında ele alınmalıdır. Görünen o ki, büyük sermayeden malum politik çevrelere kadar çeşitli kesimler, rejimin yumuşak veya kaba  bütün güçlerini kullanarak şekillendirmeye çalıştığı  bu “büyük resmin” içinde yer  almaya, çerçevenin dışında kalmamaya çalışıyorlar…  

Rejimi Ebedi Kılma Yönünde İşleyen Bir Akıl

Rejim,  stratejik amaçlarını ne ölçüde gerçekleştirebilir, Türkiye kapitalizminin maddi imkânları bu tür (alt) emperyalist hedefleri nereye kadar taşıyabilir, memleket dahilinde ve haricinde işler hangi noktalarda sarpa sarar, bunun toplumsal sonuçları ne olur, “Osmanlıcı-İttihatçı” hevesler memleketin başına hangi belaları sarar, çürüme hangi noktada bir çöküşe dönüşür, büyük sermaye hangi koşullarda paniğe kapılıp başka alternatifler aramaya başlar, bunları elbette zaman gösterir. Ancak gelişmelere bir bütün halinde bakıldığında sorunun RTE’nin “bir dönem daha iktidarda kalabilme” hesabının çok ötesinde, “rejimi ebedi kılma” amacıyla ilişkili olduğu görülür. Zaten dönülmez yollara girmiş olan rejim, sırf varlığını sürdürebilmek ve kayıplarını dengeleyebilmek için dahi olsa (bazısı boyundan büyük)  birtakım işlere girişmek zorundadır. “Yapamazlar, artık o kadarı da olmaz!” noktası çoktan aşıldığına göre, rejimin “kendisinden daha beter bir şeye dönüşme” sürecinin emekçi sınıflar açısından vahim sonuçları ve en önemlisi de “Ne yapmalı?” sorusunun cevapları üzerine derinlemesine düşünmek ve bu doğrultuda harekete geçmek gerekiyor.

Kapitalist bir düzende “devlet aklı”nın esas itibarıyla “büyük sermayenin aklı” olduğunu, bu aklın sürekli olarak burjuvaziden yana ve emekçilere karşı çalıştığını unutmayalım. Uzlaşmaz sınıf çelişkileri bir “ortak aklı” imkânsız kılar. 

Etiketlendi: