“Mutlak butlan”ın ne olduğunu açıklamaya gerek yok. Artık herkes biliyor; hem de “devedişi” gibi bir örnek üzerinden!
CHP, Türkiye şartlarında bile “akıllarına ziyan” gerekçelerle, tamamen yasalara aykırı ve keyfi bir biçimde, üstelik de eski kararlarını hiçe sayan YSK’nın da onayıyla önceki yönetimine teslim edildi!
Aslında beklenen oldu. Kısa bir süre önce İçişleri ve Adalet bakanlıklarında yapılan değişiklikleri, “Epeyce bir süredir CHP’yi hedefleyen ve gelecek seçimlere kadar tamamlanması tasarlanan çökertme-teslim alma operasyonunun yeni bir safhaya taşınması” olarak yorumlamıştık. Aynı günlerde şimdi ilgisiz bir mahkeme kararıyla CHP Genel Başkanlığı elinden alınan Özgür Özel de partisine yönelik bir operasyon olduğunun farkında bir dille “Yarın sabah bu sabahtan daha zor bir sabah olacak. Bundan kimsenin şüphesi olmasın” demişti. Bu konuda zaten artık hiç kimsenin şüphesi yoktu! Yine aynı günlerde CHP’ye yapılan “Ankara’ya dön, millete dön, Anıtkabir’e dön..!” çağrıları da boşa değildi!
“Artık O Kadarını da Yapamazlar” mı?
“Mutlak butlan” sorununa dönecek olursak. Her şeyden önce, bu son hamleyle birlikte, epey bir gruba hâkim olan “Artık o kadarını da yapamazlar” saflığını tamamen bırakmanın gerekliliği ortada.
Toplumsal ve siyasal “güç ilişkileri” yoluyla engellenemeyen her şeyi, kendi güçlerinin sınırlarına varana kadar yapabilirler. Türkiye’de bugün bunu engelleyebilecek yasal ve anayasal herhangi bir “merci” yok. Ayrıca yapmak zorundalar, çünkü durmaları halinde düşebileceklerinin farkındalar. Var olan koşullarda “dönülemez yollara” sapmalarının nedeni de bu.
Neo-Bonapartist rejimin bu zorunluluk altında ve karşılaşacağı direnç ölçüsünde, durdurulamaması halinde Bonapartizmin daha “klasik” biçimlerine dönüşmesi, yarı faşist veya faşist nitelikler kazanması ihtimali giderek büyümektedir.
Sorunun anlaşılması gereken diğer bir boyutu ise, rejimin şimdiki hedefi CHP olsa da, işin bu partiyle sınırlı kalmayıp gereklilik sırasına uygun biçimde bütün muhalefeti kapsayabilecek olması. AKP’yi bile “siyasi bir parti olarak” tasfiye edip bir seçim aparatına dönüştürmüş olan rejimin, CHP gibi bir partiyi de devre dışı bırakabilmesinin ardından geri kalan muhalefete “acıması” için hiçbir neden yok.
Elbette, rejime “demokratik” ve “çok partili” bir meşruiyet zemini sağlamak amacıyla ve de bir “iç cephe” dahilinde hâlâ parti adını taşıyan birtakım içi boş kabukların varlığına izin verilebilir. Tabii, bu siyasetten arındırılmış ideal duruma ulaşmanın rejim açısından o kadar da kolay olduğu söylenemez; elbette bütün bunlara karşı durabilecek gücü, iradeyi ve kararlılığı gösterebilmek koşuluyla…
“Serbest Seçimlerin” Sonu, Militaristleşme ve Polis Rejimi
YSK’nin, CHP’nin başvurusunu, daha önce aldığı kararları yok sayarak reddetmesi rejimin siyasi muhalefeti fiilen bitirme operasyonunun “mütemmin cüzü” olarak “serbest seçimlere” de son verme ve her türlü aleyhte sonuç ihtimalini ortadan kaldırma hedefini de işaret ediyor. Bu nedenle rejime muhalefet konusunda ciddi olan bütün siyasi güçlerin halk kitlelerini sadece bir “seçmen topluluğu” olarak görmekten vazgeçmeleri ve mücadelenin temel unsurları olarak görüp örgütlemeleri gerekmektedir.
Yaşananlar esas olarak, yukarıda da vurgulandığı üzere “rejimin kendinden daha beter bir şeye dönüşme” sürecinin giderek hızlanan adımları. İçerideki süreç CHP’ye yönelik operasyonla ivme kazanmış olsa da, gelişmeleri dış politikayla birlikte okumak gerekiyor: Bunaltıcı iç çelişkilerinin çözümünü hanidir dışarılarda arayan rejim, özellikle Karabağ ve Suriye “zaferlerinin” ardından, dış politikasını çok daha belirgin bir biçimde güvenlikçi ve askeri bir çizgi üzerinden şekillendiriyor.
Çoğu hallerde dış politikadaki militaristleşmeye içeride bir polis rejimi eşlik eder; aynı, polis rejimlerine dışarıda militaristleşmenin eşlik etmesi gibi. Bunların arasında karşılıklı neden-sonuç ilişkisi vardır.
Burada, sözünü ettiğimiz militarizmin boşlukta durmadığını; maddi-iktisadi temellerinin olduğunu, “savunma” sanayiinin, her türlü saldırı silahını da üreterek, Türkiye kapitalizminin başlıca birikim alanlarından biri haline gelmiş olduğunu geçerken not edelim.
İç Cephe, Muhalefetsiz Türkiye ve Bay Kemal’in üzerindeki Devlet Gölgesi!
Rejim unsurları tarafından sıklıkla dile getirilen, bir “iç cephe”nin oluşturulması hedefi, çürüyen rejimin beka ve tahkim ihtiyacının yanı sıra, iktisadi-siyasi-askeri yönelişlerinin içerdiği uluslararası-bölgesel tehlikelerin ve çatışma ihtimallerinin siyasi sonuçlarından biri.
“Dış tehlikeler” ve “iç cephe” projesi bağlamında ortaya atılan “Terörsüz Türkiye” hedefi ise yukarıda sözü edilen nedenlerle gerçekte bir “Muhalefetsiz Türkiye” hedefinden başka bir şey değil ve bu yüzden teslim olmuş bir muhalefetin varlığını öngörüyor. Soruna iç ve dış politikalar bağlamında ve iktisadi, siyasi, askeri, toplumsal boyutlarıyla bakıldığında, bunların bir “tek adam” meselesinin ötesinde bir DEVLET projesi olduğu görülür.
Bay Kemal ve ekibinin artlarında kitlesel bir destek olmamasına rağmen bu “Mutlak Butlan” operasyonunun içinde, bu derece “cesaretle” yer almalarının ve CHP’yi ele geçirmek için bunca gayret göstermelerinin nedeni de, “koltuk sevdalarının” çok ötesinde, üzerlerindeki bu “devlet gölgesi”dir!
Amaçları, ABD emperyalizminin de açık desteğini alan rejimin dayattığı siyasi koşullarda “Ankara’ya dönmüş” CHP’yi “ayakta tutmak” ve bu haliyle yeniden “devlet hizmetine” sokmak. Kılıçdaroğlu’na verilen devlet desteğinin nedeni bu. Bunun pratikteki yansıması ise, polis koruması altında, rejimin hizmetine girmekten başka bir şey değil.


































