Anasayfa / Gündem / Süreç Ve Çerçeve Üzerine, Cinayete Dönüşebilecek Bir Barış

Süreç Ve Çerçeve Üzerine, Cinayete Dönüşebilecek Bir Barış

Bölgesel arka planı ve rejimin gerçek niyeti bir yana, “süreç” “silahların susması” boyutuyla bazı istisnaların dışında genel bir kabul gördü. Ancak gelişmelerin siyasi boyutu ve sonuçları konusunda farklı yönlerde ciddi şüpheler, endişeler var. Burada onlarca yıllık kanlı bir mücadelenin asıl bedelini ödemiş olan Kürt halkının şüphe ve endişelerini ayrı bir yere koyuyoruz. Sözünü ettiklerimiz, farklı uçlardan diğerleri…

“Ulusalcılardan” başlayacak olursak, kendilerinin Kürtler-Saray Rejimi-emperyalizm arasındaki “organik” “ilişkiler” konusundaki temel görüşlerinde milim bir sapma yok! Saray iktidarı, emperyalizmle anlaşmalı olarak Öcalan’a ve “PKK’lı teröristlere” af çıkartıp gelecekteki “Bağımsız Kürdistan”ın yolunu açıyor! Onlar için emperyalizmin hiçbir zaman “büyük” ve “bağımsız” bir Kürdistan gibi bir niyetinin olmamasının Türkiye, Irak ve Suriye’de bilmem kaçıncı defa kanıtlanmış olmasının; “Büyük Güçlerin” tarih boyunca Kürtlere karşı sonunda merkezi hükümetlerle anlaşmayı tercih etmelerinin bir önemi yok. İçinde Kürt sözcüğünün geçtiği her cümleyi ülkenin bölünmez bütünlüğüne yönelik bir tehdit olarak algılıyorlar.  Yani, Kürtlerle barışın her türlüsüne temelden karşılar! Bu durumda, onlara yönelik “Sahi ne istiyorsunuz; silahlı çatışmaların yeniden başlamasını, binlerce insanın ölmesini, köylerin, kasabaların yakılıp yıkılmasını mı?” sorusu haklılık kazanıyor. (Üstelik de “ana akım” Kürt siyasetinin, hem de en yüksek merciinin, yani “Önderlik”in ağzından devletle sıkı bir iş birliği temelinde, örgütlerini feshedip bütün tarihsel taleplerinden vazgeçeceklerini ve “topluma uyum sağlayacaklarını” açıkladığı bir zamanda!)

Karşıt eleştiriler ise büyük ölçüde yukarıda paranteze aldığımız durumla ilgili: Onca yıldır çok geniş bir alanda üstelik de on binlerce kayıp verilerek ve büyük yıkımlar pahasına sürdürülen mücadele, işin “perde arkasını” bilemeyiz, ama en azından çıplak gözle bakıldığında, karşılığında dişe dokunur hemen hiçbir şey elde edilemeden, (Irak ve Suriye’yi de kapsayacak biçimde) bir nevi “teslimiyetle” sona erdiriliyor. (Buna Kürt siyasetinde yaygın bir sıfatı kullanarak “demokratik teslimiyet” de denilebilir!) Ortada, yüz küsur yıllık Kürt Ulusal Sorunu’nun, bırakın siyasi boyutunu, kültürel boyutuyla da olsa çözümüne dair en ufak bir işaret, bir adım yok. Sorunun adı da belli belirsiz ve etkisiz birkaç itirazın dışında, “Kürt Sorunu” olarak değil, “Terör Sorunu” olarak “tescil edilmiş” durumda; üstelik de Kürt siyasetinin sessiz kalmayı kabullendiği son derece üstenci, tehditkâr bir “resmi dil” eşliğinde. Kullanılan bu dil ve sorunun devlet tarafından tanımlanma biçimi, sadece Kürt siyasetinin bugününe yönelik bir tehdit değil, aynı zamanda geleceğine yönelik bir “ipotek”tir!

Dosta Düşmana Aynı Cevap

Ancak Kürt siyasetinin eşitlik ve özgürlük mücadelesine bugüne kadar destek vermiş olan kesimlere de ulusalcılara verilen cevabın aynısını vermesi, en hafif deyişle biraz “ayıp” kaçıyor. Her şeyden önce bu kesim, Kürt siyasetine “silahlı mücadeleye neden devam edilmediğini” falan sormuyor; aksine geneli itibarıyla barışçıl-siyasi-demokratik bir çözümden yana. Bu nedenle onlara verilen cevap, kimse kusura bakmasın ama epeyce demagojik nitelikte. Aklı başında herkes, “silahlı mücadele” ile “teslimiyet” dışında politik olarak başka mücadele biçimlerinin, alternatiflerinin olduğunu bilir.

Bizce bu “süreç” konusunda açıklığa kavuşturulması gereken bazı noktalar var: Örneğin, başta Kürt halkı olmak üzere, bu mücadeleye şu veya bu biçimde destek vermiş, katılmış, en azından sempatiyle ve iyi niyetle yaklaşmış kesimlere, istikbaldeki bir demokrasi uğruna bütün temel ulusal taleplerden vazgeçilerek sağlanacak bir “barışın” nasıl bir şey olacağı üzerine birkaç somut lâf etmek gerekiyor.  Tabii, merak edilen bir başka konu da on yıldır siyasi bir rehine olarak hapiste tutulan Selahattin Demirtaş ve benzer durumdaki diğer Kürt siyasetçilerin, kayyum atanan belediyelerin ve bunların başkanlarının durumu. Böylesi bir “kabullenmenin” karşılığında, şoven Türk milliyetçilerinin bile kolay kolay itiraz etmeyeceği bu konularda neden ısrar edilmediği gerçekten merak konusu.

Özeleştiri Zorunluluğu

Bütün bunlara ciddi bir mücadele geleneği olan Kürt siyasetinin devletten neredeyse hiçbir şey isteyemeyecek duruma gelmesine veya getirilmesine dair gerçek bir özeleştiri zorunluluğunu da ekleyebiliriz. Neticede ortaya çıkan sonuç, bu şekliyle, ancak bir siyasi hareketin gücünü çok büyük ölçüde kaybedip boyun eğdiği hallerde mümkün olabilir. Evet, bu duruma nasıl gelinmiştir?  Sürecin geçen defaki gibi bir yerinden “kırılması”, mesela iktidarın bir kez daha “kafasının bozulması” halinde Kürt siyasetinin, hamasi söylemler dışında, bunu göğüsleyebilecek ve mücadeleye yeniden başlayabilecek gücü var mıdır?  Bütün bunlar cevap bekleyen sorular.

 Kısacası iş, aslında bildik Stalinizmden başka bir şey olmayan, ancak Öcalan’ın “Marksizm-Leninizm” adını verdiği “şeyle” ilgili “özeleştirisi” ile bitmemektedir. Eğer yapılacaksa bir özeleştirinin, Öcalan’ın sonraki “teorilerini” ve bunların gerçek hayattaki sonuçlarını da kapsaması gereklidir.  (Örneğin Suriye-Rojava deneyimi)

Demokrasi Yolunda Bir Aşama mı?

Tabii, gelinen yerin bir çeşit başarı veya zafere (mesela barışa ve demokrasiye) giden yolda bir “aşama” olduğu da söylenebilir! Bu durumda elbette öncelikle mücadelenin asıl yükünü taşıyan Kürt halkı ikna edilmelidir. Uğrunda mücadele edilen pek çok şeyden böylesine bir “vazgeçiş”in nedeni rejimin “demokrasi vaadi” olamaz, olmamalı; onlara göre zaten olabilecek en “ileri demokrasi”de yaşıyoruz! Ayrıca böyle bir vaat söz konusu olsa bile buna inanacak kimse çıkmaz. Çünkü hem Kürt hem de Türk halkları uzun yıllara dayanan öz deneyimlerinden, (her ne kadar aksine inanmak isteseler de) “vaat edilmiş” bir demokrasinin yok hükmünde olduğunu bilirler. Zaten ortaya çıkan “çerçeveye” bakıldığında devletin böyle bir vaadinin olmadığı, asıl amacının rejimin tahkimatı olduğu da görülür. İktidarın “Terörsüz Türkiye” hedefinin var olan koşullarda “Muhalefetsiz Türkiye” anlamına geldiğini söylememizin nedeni de budur!

Kimsenin günahını almayalım, zaten Kürt siyasetinin ağzından da “devlet bize ulusal taleplerimizden vazgeçmemiz karşılığında demokrasi vaat etti!” gibi bir laf çıkmamıştır. Onlar esas olarak “demokratik cumhuriyet” hedefinden ve bu yolda mücadeleden söz ediyorlar. Elbette demokratik hakların elde edilmesi ve genişletilmesi devletin insafına bırakılamaz. Bunlar sıkı bir mücadeleyi gerektirir. Böyle bir mücadele ise aynı zamanda ezilenlerin toplumsal ve ulusal taleplerini de içermek zorundadır. Bu koşullarda, örneğin DEM Parti’nin veya yerini alacak siyasi yapıların, rejimin niteliği de düşünüldüğünde, epeyce sert ve rejimden bağımsız bir muhalefet yürütmesi gerekecektir. Ancak ortaya çıkan “çerçeve” böyle bir mücadele için bizce iyi, sağlam ve güçlü bir çıkış noktası oluşturmamaktadır. Aksine, baskısını giderek artıran rejim bu çerçeveyi, pek çok şeyin dışında “sonsuz varlığını” tescil ettireceğine inandığı bir “yeni anayasa” fırsatı olarak değerlendirme peşindedir. Kürt siyaseti böyle bir anlayışla yapılacak bir anayasa girişimine destek mi verecektir, yoksa karşı mı duracaktır? “Rejimden bağımsızlık” bu noktada hayati bir önem taşımaktadır. Ancak bugünü ve geleceği, her an yöneltilebilecek “terörizm” suçlamasıyla “ipotek” altına alınacak bir siyasi hareket, rejimin antidemokratik projelerine karşı mücadele gücünü büyük ölçüde kaybedecektir.

DEM Parti bu konuda ne düşündüğünü, rejime karşı bundan sonra nasıl bir muhalefet yürüteceğini, bu arada halihazırdaki “sabrının” nedenlerini öncelikle kendi kitlesine ve elbette Türkiye’de bu mücadelenin içinde yer alan ve alacak olan bütün kesimlere açıklamalıdır.  Çünkü ortaya çıkan “çerçeveye” ve bunun karşılığında “vazgeçilenlere” bakıldığında ortada “karşılıklı uzlaşmayla”, “diplomasiyle” veya “barış diliyle” açıklanamayacak bir durumun olduğu görülür. Rejimin, bütün toplumsal ve siyasi güçleri bir “İç Cephe” kıskacına alma hazırlıkları, dışarıda kalacak olanlara yönelik tehditleri, kesintisiz biçimde sürdürdüğü gözaltı-tutuklama dalgalarına bakıldığında durum aslında zannedildiğinden de vahimdir.

Bu nedenle, ulusal hak ve özgürlük talepleri konusundaki ısrardan (belki de sadece şimdilik!) “demokrasi” karşılığında taviz verildiği şeklinde bir argüman yeterli olmayacaktır. (Böyle bir taviz en fazla “hayatta kalma” imkânını sağlayabilir!) Tabii, eğer Kürtlere mahsus bir “tahsisli demokrasi” veya cümlemizi kapsayacak bir “milli demokrasi” söz konusu değilse! Bize göre Türkiye’de, bu rejim altında sadece Türkler için değil, Kürtler için de herhangi bir demokrasi ihtimali yoktur.  Zaten temel ulusal ve demokratik hak taleplerinin bir bölümünden vazgeçerek başarılı bir demokrasi mücadelesi vermek (Daha “ötesinden” söz etmiyoruz bile!) mümkün değildir.

“Çerçeve Yasa” ile çerçevesi belli olan “süreç”in en temel sorunu ise gerçek bir barış için zorunlu olan “özgürlük” ve “eşitlik” ilkelerini, bunun sonucu olarak da “kardeşlik” koşulunu içermemesidir. Marx’ın “Şark Sorunu”na ilişkin yazılarından birinde İngiliz Chartist Ernest Jones’tan aktardığı bir sözden yola çıkarak şunu söyleyebiliriz: Bu ilkeleri ve koşulları içermeyen bir “barış”ın sonunda bir “cinayete” dönüşme ihtimali büyüktür.

Etiketlendi: