Anasayfa / Gündem / Stalin Troçki’yi Neden Öldürttü?

Stalin Troçki’yi Neden Öldürttü?

Ekim Devrimi’nin ve III.Enternasyonal’in başlıca önderlerinden ve Kızıl Ordu’nun kurucusu Lev Troçki, 20 Ağustos 1940’ta sürgünde bulunduğu Meksika’da Stalin’in ajanı Ramon Mercader’in gerçekleştirdiği bir suikastın ardından 21 Ağustos günü hayatını kaybetti…

Stalin dönemi Stalinizminin, başka bir deyişle “klasik dönem Stalinizminin” “alamet-i farikası” özellikle sosyalist muhaliflerine yönelik sonu gelmez kanlı terör kampanyaları, siyasi polis marifetiyle tertiplenmiş komplolar ve kitlesel siyasi cinayetlerdir. Bu, “Büyük Terör” veya “Büyük Temizlik” olarak da bilinen ve Leninist -Bolşevik muhalefete, Ekim Devrimi’nin, Bolşevik Parti’nin  ve Sovyet Devleti’nin önderlerine ve sonra da birkaç  kişi dışında (Stalinistler de dahil) bütün yönetici kadrolarına, devletin yurtdışındaki (Troçkistleri takiple görevli olanlar da dahil) diplomat ve istihbaratçılarına, hatta içerideki “temizliği” yürüten  (Yagoda, Yezov gibi en üst düzeydekiler de dahil) görevlilerin büyük bir bölümüne yönelik sistematik bir yok etme kampanyasıdır. Uygulaması ve sonuçları itibarıyla, Lenin döneminde “Dünya Devriminin Genelkurmayı” olarak inşa edilmiş Komintern vasıtasıyla (GPU, NKVD gibi başka araçları da kullanarak) uluslararası komünist hareket ve dünya işçi sınıfı hareketi üzerinde (hâlâ altından kalkılamayan) yıkıcı etkilere, ağır bir tahribata neden olmuştur. Yaşananların temelinde Stalin’in hastalıklı kişiliğinin epeyce ötesinde (ki, bu psikolojik boyut da es geçilmemeli) “Büyük Rus milliyetçisi” bürokrasinin, Stalin’in politik önderliğinde ve siyasi polis operasyonları aracılığıyla iktidarı mutlak anlamda ele geçirmesiyle sonuçlanan saldırısı yatar.

Bu saldırının SSCB’nin koşulları ve bürokrasinin toplumsal, ideolojik, politik nitelikleri itibarıyla, devrimci Marksizme, Leninist Bolşevizme, Ekim Devrimi’nin temel değerlerine ve elbette bu değerlerin yaşayan ve mücadele eden, başta Troçki olmak üzere bütün temsilcilerine   karşı bir savaş olarak yaşanması, kaçınılmazdı. Çünkü Stalin ve temsil ettiği bürokratik kast, mutlak iktidar hedefine ancak ülkenin devrimci geçmişini tamamen silerek ulaşabilirdi. Bu strateji sahte bir “Leninizm” kisvesi altında yürütüldü. Böylece Lenin’in Ekim Devrimi’nin zaferini sağlayan devrimci teorik-politik mirasının içeriden kemirilerek yok edilmesi mümkün olurken, Stalin’in merkezinde yer aldığı sahte bir geçmiş yaratmak mümkün oldu. 

Kanlı Terör

Bu türden bir stratejinin devrimci güçlere yönelik kanlı bir terör kampanyası eşliğinde yürütülmesi kaçınılmazdı. Terör, 1934 yılı aralık ayında Leningrad’da ünlü Kirov Cinayeti’yle başlatıldı. 1935 ve 1936’da ilk toplu duruşmalar ve başta Zinoviev ve Kamenev olmak üzere, Bolşevik Parti’nin önde gelen liderlerinin akıl dışı suçlamalar ve ağır işkenceler altında mahkûm edilerek idamlarıyla hız kazandı.  1937’de aileleri, eşleri ve çocukları da dahil çok geniş bir politik kesimi, bu arada bazıları askeri deha sayılan Kızıl Ordu komutanlarını hedef alan kitlesel idamlarla zirveye” ulaştı. Ekim Devrimi’nin Merkez Komitesi’nin “Stalin’e sadık” birkaç üyesi dışında bütün üyeleri idam edildi. Başta Sol Muhalefet olmak üzere, muhalefete yönelik kirli ve kanlı terör kampanyasını doğrudan yürüten üst düzey Stalinist kadrolar, siyasi polis sorumluları da işlerini tamamlamalarının ardından ortadan kaldırıldılar. (Parmak izlerinin silinmesi, delillerin yok edilmesi ve muhtemelen yeni güç odaklarının ortaya çıkmaması için!)

Terör bu bağlamıyla,1940 yılı 21 Ağustos’unda nihai hedef olarak Ekim Devrimi’nin Lenin ile birlikte iki büyük önderinden biri ve Kızıl Ordu’nun kurucusu olan Lev Troçki’nin Meksika’da bir NKVD ajanı tarafından öldürülmesiyle tamamlandı…

Siyasi Polis Eliyle  “Sosyalizm” İnşası!

Siyasi polis vasıtasıyla yürütülen bir “ideolojik-politik”  mücadelenin yalana, iftiraya, komplo ve sahtekârlıklara ve elbette “ itiraflara”  dayanması kaçınılmazdı. Stalinist polis yöntemi, akıl dışı suçlamaların muhataplarına, yaptıklarının değil, yapmadıkları şeylerin itiraf ettirilmesine dayanır. Başta gelen amaç, uluslararası devrimci hareketin, Sovyet emekçilerinin, hatta sorgucuların gözünde hâlâ çok saygın konumları, daha da ötesi “büyüleyici etkileri” olan Bolşevik önderlerin acınası bir boyun eğişe zorlanarak itibarlarının tamamen yok edilmesiydi. Bu nedenle ağır işkenceler altında “itirafa” zorlandılar, dirençlerini kırabilmek için eşleri, çocukları, yakınları ve yoldaşlarıyla tehdit edildiler, çoğu, işkencelere boyun eğmeseler de onların hayatları karşılığında işlemedikleri suçları itiraf etmeyi kabullendiler; her şeye rağmen direnmeye devam edenlere, “suçlarını” itiraf etmelerinin “bir varlık-yokluk sorunuyla karşı karşıya olan SSCB ve sosyalizmin savunulabilmesi için” şart olduğu söylendi. Yani Stalin ve polisi, Bolşevik önderliği önce itibarsızlaştırıp sonra da yok edebilmek için son çare olarak yine onların devrimci sadakatini, Bolşevikliğini kullanıyordu! Sürgündeki Troçki’nin düşünceleri temelinde mücadele eden Sol Muhalefet’in Rakovski gibi, çok ağır koşullar altında sonunda boyun eğen bazı önderleri dışında, tutuklu olarak bulundukları kamplarda siyasi eylemlerini sürdüren ve asla boyun eğmeyecekleri bilinen on binlerce taraftarı, bu nedenle mahkeme karşısına bile çıkartılmadan,13 yaşından büyük çocukları ve eşleriyle birlikte büyük gruplar halinde peyderpey idam edildiler. Aralarında Troçki’yi bir kere bile görmemiş olan çok genç yaşta devrimciler de vardı ve idam mangalarının karşısında Troçki lehine sloganlar atıyorlardı…                                        

Hayatlarını Marksizme ve sınıf mücadelesine adamış, bir bölümü devrimci sosyalizme ciddi teorik-politik-felsefi katkılar yapmış, yeteneklerini tarihin en büyük devrimlerinden birinin hizmetine sunmuş ve o devrime ve iç savaşa önderlik etmiş Bolşevik liderler, devrimci kadrolar, bütün bunların hesabını kendilerini fiziki ve psikolojik olarak çökertmekle görevli Stalin’in sorgu memurlarına vermek zorunda kalmışlardı. Aynı yöntemin, ülkelerinde hayati tehlike altında oldukları için SSCB’ye sığınmış yabancı komünistlere de (gerçi çoğu daha sessiz sedasız biçimde yok edilmiş veya uzun yıllarını kamplarda geçirmişlerdir.) uygulandığı düşünüldüğünde yaşananların boyutları ve vahameti daha da iyi anlaşılır.

Daha da kötüsü…

İşin daha da kötü yanı (Evet, her zaman daha kötüsü vardır!) bir “polis rejimi” olarak Stalinizmin sistematik yalan ve komploya dayalı yöntemlerinin hem içeride, hem de dünya çapında komünist saflarda yol açtığı ahlaki-moral çöküntü ve çürümedir.   Bunda Stalinizmin uluslararası komünist harekete çeşitli ülkelerdeki “ajanları” aracılığıyla aşıladığı paranoyak-polisiye tarzın, entrikacılığın ve biat kültürünün önemli rolü vardır. Burada bürokrasinin  “sahte devrimci teorileri” temelinde yaratılan ideolojik ve politik yıkımın ötesinde bir durum söz konusudur. Bu aslında SSCB’de yaşanan çürümenin dışa yansıması (yansıtılması)dır. Sonuçta devrimin, partinin, işçi devletinin, Sovyetlerin, sendikaların   önderlerinin, en yetenekli kadrolarının, Kızılordu’nun başlıca komutanlarının, (Yani Stalin ve en yakın çevresindekiler hariç herkesin!) gerçekte birer “hain, terörist, işçi sınıfı düşmanı, emperyalizmin ajanı” olduklarını “öğrenen” Sovyet halklarının ve dünya emekçilerin nasıl bir moral yıkıma uğradıklarını tahmin edebiliriz. Bu durumun Sovyet işçi sınıfının apolitikleşmesinde ve nihayet 1991’de yaşanan çöküşe en ufak bir tepki vermemesinde çok büyük bir payı olduğu açıktır.

Stalinizmin onca ihanetine ve komünist harekette yol açtığı onca yıkım ve yenilgiye rağmen varlığını sürdürebiliyor olmasının anlaşılabilir toplumsal, ideolojik, politik nedenleri vardır. Her şeyden önce küçük burjuva solculuğu ve reformistleşmiş Komünist Partiler, kendi “ulusal sosyalizm” ve “sosyal-yurtseverlik” anlayışları çerçevesinde Stalin’in şahsında uygun, hatta “yanılmaz” bir önder bulmuşlardır. 

Sosyalist hareketin çok geniş bir kesimi, yüz küsur yıl boyunca yaşanan ve hâlâ yaşanmakta olan onca olumsuz deneyime, çöküşe, yenilgiye, yıkıma ve kapitalist restorasyona karşın ne yazık ki bugün hâlâ Stalinizmin yarattığı o sahte “teori ve politika” dünyasında yaşamaya devam etmektedir. Aralarındaki farklılık ve kavgalar ise Stalinizmin farklı dönemlerdeki politikalarını, savrulmalarını temsil etmelerinden kaynaklanmaktadır. Reformistler, sosyal demokrasinin yerini alan sözde “komünistler” bir yana, gerçekten devrimci mücadele verdiklerini söyleyenlerin, buna içtenlikle inananların, devrimci olmayan (sözde) teorilerle yürütülen mücadelelerin mutlaka yenilgiyle sonuçlanacağını bilmeleri gerekmektedir.

Kirov’u Kim Öldürdü?

Geçerken, en başta sözünü ettiğimiz olaylara ve suçlamalara da değinelim: Zinovyevci veya Troçkici muhalefetin, Leningrad Bölgesi 1. Sekreteri ve aynı zamanda SBKP MK Sekreteri Kirov’u öldürmeleri için hiçbir nedenleri yoktu. Aksine, Kirov, Stalin’in köylülüğe (1928-33) ve muhalefete karşı “zaferinin” ardından genel bir “yumuşama” eğilimini temsil etmekteydi. Kirov, muhalefetin Zinovyev ve Kamenev gibi, boyun eğerek teslim olmuş üyeleriyle, partinin (elbette Troçki hariç!) tasfiye edilmiş eski önder kadrosuyla artık uzlaşılması gerektiğine inanıyordu. Ayrıca temel politikalarda o güne kadar Stalin’i desteklemiş olsalar da kolektif bir yönetimin gerekliliğine inanan yönetici kesimler de O’nun tek adam olma yolundaki adımlarına karşı Kirov’u bir alternatif olarak görmekteydiler. Gerçi Kirov bu öneriyi reddedip bunu Genel Sekreter’e söylemiş olsa da, “kulağına bir kere kar suyu kaçmış” olan Stalin daha önce de özellikle Leningrad bölgesiyle ilgili çeşitli sorunlarda kendisiyle sert tartışmalara giren Kirov’u ve bölgedeki faaliyetlerini merkezden gönderilen ve yerel güvenlik örgütüne yerleştirilen NKVD elemanları vasıtasıyla takip altına almıştı. 1934 yılının başlarında düzenlenen SBKP’nin 17. Kongresi’nde ise, daha sonra Stalinistler tarafından aksi söylense de Kirov’un Stalin’den daha fazla oy almış olma ihtimali de düşünüldüğünde Kirov’un Stalin için bir hedef haline gelmesinin nedeni de anlaşılabilir. Nitekim bu kongreye katılan delegelerin çok büyük bir bölümünün sonraki “temizlikte” idam edilmiş olmaları bile partinin Kirov’u Stalin’e karşı bir alternatif olarak gördüğünün ve muhtemelen kongrede Kirov’un Stalin’den daha fazla oy aldığının (300 oy daha fazla aldığı öne sürülür!) kanıtıdır. Kısacası, Stalinizm karşıtı, üstelik de büyükçe bir kesimi boyun eğmiş muhaliflerin Kirov’u öldürmeleri için hiçbir nedenleri, bundan hiçbir çıkarları olmadığı gibi, böyle bir suikastin kendilerine yönelik bir devlet terörüne yol açacağının da bilincindeydiler. Troçkist Sol Muhalefet ise siyasette bireysel terör yöntemlerine temelden karşıydı ve zaten böyle bir eylemin kanlı misillemelere yol açacağının farkındaydı.

Kısacası, Kirov’un ölümü,  Stalin’den başka hiç kimseye siyasi bir yarar sağlamıyordu!

Muhaliflere yönelik suçlamalara gelince. Hayatlarını devrimci mücadeleye ve sosyalizmin inşasına adamış, bu yolda ömürleri boyunca teorik-politik çalışmalar yapmış , pek çokları parti ve devlet yönetiminin en üstlerinde yer almış, devrimin çok büyük bir tehlikeyle karşı karşıya kaldığı iç savaşta önemli roller oynamış, Kızılordu’yu kurup ona kumanda etmiş kadroların, politik mücadelelerinin bir noktasında,  işçi sınıfına ve sosyalizme düşman kesilip  “SSCB’ye bir askeri müdahale yapılmasını sağlamak için emperyalizmin hizmetine girmeleri” akıl ve mantık dışıdır; üstelik Leninist Bolşeviklere bu suçlamaları yönelten bürokrasinin saflarının geçmişte karşıdevrim saflarında  yer almış (eski çarcılar, Başsavcı Vişinski gibi Menşevikler vd.)  pek çok unsurla dolduğu bir zamanda. Devrimci siyasetle meşgul   birinin böyle yalan ve iftiralara inanması veya yapılanları “o dönemde yapılması zorunlu olduğu” gerekçesiyle kabullenebilmesi için ya ahlaksız bir bürokrat (mesela bilinen cinsten Stalinist örgüt, parti yöneticileri) ya gerçekten (mesela Troçki’den tek bir satır okumadan, Stalin’in ağzıyla Troçkizm eleştirisi yapan) “zır cahil” ya da doğrudan doğruya “geri zekalı” olması gerekir, ki bu sıfatların hiçbiri devrimcilere yakışmaz!

Bürokratik Yozlaşma ve Cinayetin Arka Planı…

Devrimci olan ne varsa yok etme sürecinin Troçki’ye ve onun devrimci düşüncesine saldırıyla başlayıp onun öldürülmesiyle son bulması elbette bir tesadüf değildi.

Geri ve nüfusunun çok büyük bölümü köylülerden oluşan bir ülkede gerçekleşen sosyalist inşa deneyiminin karşılaştığı çok büyük ekonomik, siyasi, sosyal ve kültürel güçlükler, karşı karşıya olduğu tehlikeler, uğradığı yıkımlar, umutla beklenen ancak geciken dünya devriminin yol açtığı tecrit durumu ve bütün bunların ortaya çıkardığı derin çelişki ve zaaflar SSCB’nin bürokratik yozlaşmasının zeminini oluşturdu.  Yozlaşma kendini önce çarlık dönemi bürokrasisiyle,  (Lenin’in deyişiyle) kültürel olarak onlardan daha geri ve dolayısıyla onların çürütücü etkilerine açık yeni bürokratların idari-siyasi işbirliği ve egemenliği biçiminde gösterdi. Bu birlik, önderliğini ve siyasi temsilini, Rusya gibi bir ülkenin ancak çarlık dönemi yöntemleriyle yönetilebileceğine inanan Stalin’in şahsında buldu. Stalinist bürokrasi, Ekim Devrimi ve SSCB’nin karşı karşıya olduğu bütün güçlüklerin yanı sıra, yine bu bağlamda, dünya devriminin o dönemki geri çekilişini de giderek yayılıp güçlenen egemenliğinin bir aracına dönüştürdü. Dünya devriminin her yenilgisi, devrimci Marksizm ve Leninist Bolşevizm karşısında bürokrasiyi güçlendirdi. Stalinist bürokrasi, önce belki el yordamıyla, ama sonra giderek artan bir “bilinçle” ülke içindeki mutlak egemenliğinin ve sahip olmaya başladığı toplumsal ayrıcalıkların muhafazasının Büyük Rus şovenizmine dayalı bir milliyetçilik, “sürekli devrim” anlayışının reddi ve “dünya devrimi” düşüncesinin terk edilmesiyle mümkün olabileceğini kavradı. Bu kavrayış, “teorik” ifadesini, Lenin’in ölümünün hemen ardından, Stalin ve Buharin gibi “Marksistlerin” ortaya attığı  “tek ülkede sosyalizm” düşüncesinde buldu. Bürokrasi, “Eğer kendi ülkemizde sosyalizmi kuramayacaksak, bu devrimi neden yaptık?” düşüncesini kadrolar ve kitleler arasında yayarak, dünya devriminin yardıma gelmemesinin neden olduğu moral bozukluğunu,  giderek denetimsiz bir hâl alan kendi hâkimiyetini perçinleyecek temelsiz bir “özgüvene” ve elbette milliyetçi bir sapmaya dönüştürdü.

Dünya devrimi anlayışının fiilen reddedilmesi aynı zamanda Leninizmin anladığı türden bir “proletarya diktatörlüğü”, yani  “yarı devlet”ten başka bir şey olmayan bir işçi devleti anlayışının da reddi anlamına geliyordu. 

Dünya devriminin geri çekilmesi, yol açtığı bütün olumsuz koşullara rağmen Sol Muhalefet açısından bir moral bozukluğuna neden olmadı. Muhalefet  “emperyalizm, proleter devrimleri ve kapitalizmin çöküş çağında” dünya çapında yeni bir devrim dalgasının yükselişine kadar sosyalist inşayı güçlendirme ve proletarya diktatörlüğünü sağlamlaştırma hedefini açıkça ortaya koymaktaydı. Sorun, ilk işçi devletinin teorik ve pratik olarak bütün gücüyle buna hazır olmasıydı. Bürokrasinin kendi çıkarları doğrultusunda tasfiye etmeye çalıştığı devrimci ideolojik-politik çizgi buydu.

SSCB’nin bürokratik yozlaşması sürecinin, Lenin’den sonra özellikle Troçki’nin temsil ettiği devrimci düşünce ve geleneğe karşı kanlı bir terör ve tasfiye biçiminde yürümesi bir tesadüf değildir. Belli başlı çizgileriyle ele alındığında, bu aslında Marx’a, Engels’e ve devrimin önderi Lenin’e karşı açılmış bir savaştır. Sahte bir “Leninizm” söylemiyle, siyasi polisin en aşağılık yöntemleriyle   ve kaçınılmaz olarak da bir yığın yalan ve iftira eşliğinde Troçki’ye ve Sol Muhalefet’e karşı çok uzun yıllar boyu yürütülen kampanya gerçekte, devrimci Marksizme açılan bu kanlı savaşın zorunlu bir sonucuydu. Bu savaş en temel ifadesini “dünya devrimi” anlayışı ile “tek ülkede sosyalizm” sözde teorisi arasındaki çok yönlü mücadelede bulur. Bu sadece bir teorik tartışma değildir; daha da ötesi, tarihsel planda sosyalizmin ve dünya proletaryasının kaderini belirleyecek son derece pratik bir mücadelenin de ifadesidir.

Kim Kazandı?!

Bu tarihsel mücadelenin çok uzun bir zaman önce Stalinizm tarafından kazanıldığını düşünenler yanılıyor. Tarihsel süreç, çok acı bir biçimde tek bir ülkenin veya tek tek (yani rejimleri Stalinist yöntemlerle birbirini kopyalamış) ülkelerin sınırları içinde tamamlanmış, “nihai zaferine ulaşmış” bir sosyalizmin, yani bir “sınıfsız toplum”un kurulamayacağını göstermiştir. İnsanlık, dünya emekçileri, Stalinist bürokrasinin 1930’lu yılların ortalarında “Sosyalizmin geri dönülmez zaferi”… “komünizmin alt evresi”  olarak sunduğu “şeyin”  bürokratik bir “ucubeden” başka bir şey olmadığını görmüştür.  Bir dönem kendisini “reel sosyalizm” olarak da tanımlayan bu “ucube” tam da “komünizmin üst evresine,” “genelleşmiş komünizmi inşa sürecine” geçmek üzereyken (!) sosyalizme ve uluslararası işçi sınıfı mücadelesine, daha da öteye, yarattığı hayal kırıklığıyla insanlığın büyük umutlarına ağır darbeler indirerek ve bizzat kendi egemen bürokrasisi eliyle yıkılmıştır. Bu yıkım, sorumlularının ve takipçilerinin milliyetçi (ulusalcı), liberal vs. kılıklarda çeşitli yerlere dağılmalarına, çok geniş aydın ve emekçi kesimlerin sosyalizmin imkânsızlığına inanmalarına yol açmıştır. Bugün sıklıkla, Stalinizmle Leninizm arasında bir fark olmadığına, yaşananların Bolşevizmin doğal sonucu olduğuna, Stalin değil de Troçki kazansaydı yine hiçbir şeyin değişmeyeceğine dair birtakım düşünce ve iddialarla karşılaşıyoruz. Sorun elbette “kişilerle” ilgili değildir.  Bu kişileri birbirlerinden farklı kılan tarihsel rolleri, temsil ettikleri güçler, değerler, yöntemler, düşünceler ve eylemleridir. Bu açıdan bakıldığında, kazanmalarının veya kaybetmelerinin ötesinde, sözünü ettiğimiz kişiler tarihsel olarak çok farklı çizgileri, amaçları temsil etmektedirler. Bunlar arasında hiçbir fark olmadığını, söylemek hiçbir şey söylememekle veya devrimci olan her şeyden vazgeçmekle eş anlamlıdır.  Eğer insanlığı içine düştüğü ağır tarihsel bunalımdan çıkartacak, emeğin tarihsel kurtuluşunu sağlayacak bir DEVRİM fikrinden ve hedefinden vazgeçmemişsek, “dünya devrimi” ile “tek ülkede sosyalizm” düşünceleri arasındaki karşıtlığın hayati bir önem taşıdığını da görebiliriz. Bu aynı zamanda karşı karşıya gelen güçlerin devlet ve sosyalizm anlayışları arasındaki karşıtlıktır.  Pek çok farkın yanı sıra, Marx ve Engels bir yana, çağdaşlar olarak Lenin ve Troçki’yi, Stalin’den ayıran bu karşıtlıktır. Bu ayrım, onu da içermekle birlikte, “demokrasi” meselesinden bile önemlidir!

Kısacası, yozlaşma süreci kimi sol liberallerin iddia ettikleri üzere başta Lenin ve Troçki, Bolşeviklerin önceki hatalarının veya örneğin Leninist örgüt anlayışının kaçınılmaz bir sonucu veya Leninizm ile Stalinizm arasındaki mantıki bir sürekliliğin eseri değildi. Birbirinden çok farklı bu iki çizgi, temelleri, çıkış noktaları ve hedefleri itibarıyla tarihsel planda bir karşıtlığın ifadeleriydi. Bunun en büyük kanıtlarından biri, kesin egemenliğini sağlama peşindeki Stalinist bürokrasinin bu amaçla devrimin hafızasını silip ruhunu öldürebilmek için devrimde birinci derecede rol oynamış Bolşevik önderlerin yanı sıra, çeşitli kademelerden on binlerce Bolşevik kadroyu, devrim sonrası genç devrimci kuşak da dahil, kanlı biçimde tasfiye etmek zorunda kalmasıdır. Kısacası, bürokrasinin zaferi esas olarak bir “mevzuat” ve “süreklilik” sorunundan kaynaklanmamıştı.  Gerçek Leninizm ile Stalinizm arasında Troçki’nin deyişiyle bir “kan ırmağı” vardı.

Tesadüf mü?

Stalin ve Buharin’in, (Troçki’nin deyişiyle) “gerici ütopik” teorisine dönersek; yukarıda da belirtildiği gibi bu sözde teorinin ortaya atılması “hiç de tesadüfi” değildi. Sorun temelde SSCB’de yaşanan bürokratik yozlaşmanın sonucuydu. Bu yozlaşmanın Sovyet dış politikasını ve dünya devriminin önderliği olarak Komintern’i etkilememesi mümkün değildi. Troçki aradaki bağlantıyı şöyle açıklar: “Dış politika her zaman ve her yerde iç politikanın bir devamıdır, çünkü aynı egemen sınıf tarafından yürütülür ve aynı tarihsel hedeflerin peşinden koşar. Sovyetler Birliği’nde yönetici tabakanın yozlaşması zorunlu olarak Sovyet diplomasisinde de buna denk düşen amaç ve yöntem değişiklikleri getirecekti. İlk kez 1924 sonbaharında ilan edilen tek ülkede sosyalizm ‘teorisi’ daha o dönemde bile Sovyet dış politikasını uluslararası devrim programının yükümlülüklerinden kurtarma çabasını simgeliyordu. Ancak bürokrasinin böylelikle Komünist Enternasyonal ile olan bağını tasfiye etmek gibi bir niyeti yoktu. Bunu yapsaydı Komünist Enternasyonal dünya ölçeğinde bir muhalefet örgütüne dönüşürdü, bu da Sovyetler Birliği’ndeki güçler dengesinde olumsuz sonuçlar doğururdu. Tersine, Kremlin politikasında eski enternasyonalizmden ne kadar az eser kaldıysa, iktidar grubu da Komünist Enternasyonal’in dümenine o denli sıkı sarıldı. Komintern eski ismi altında yeni amaçlara hizmet edecekti. Ama yeni amaçlar için yeni insanlara gereksinim vardı. 1923 sonbaharından başlamak üzere Komünist Enternasyonal’in tarihi Moskova kurmaylarının ve tüm ulusal seksiyonların kurmaylarının bir dizi saray darbesi, yukarıdan temizlik, tasfiye vb. yöntemlerle tamamen yenilenmesi tarihidir. Şu anda Komünist Enternasyonal, Sovyet dış politikasının hizmetinde, her an her türlü zigzag için hazır durumda bekleyen uysal bir cihazdan ibarettir.”  (1)

“Hayalperestler” ve “Gerçekçiler”!

Stalin ve en yüksek düzeyde temsil ettiği bürokrasi, ideolojik ve politik çizgisinin Marksizm ve Leninizmle devrimci anlamda bir ilgisinin olmadığını elbette biliyordu. Ancak, gerçek düşüncelerini her zaman gizlemeyi başaran Stalin,  çok büyük bir ihtimalle Marx, Engels ve Lenin’i birer “hayalperest”, kendisini ise bir “gerçekçi” olarak görmekte; onların sosyalizm ve komünizm konusundaki fikirlerinin de gerçekçilikten uzak olduğunu düşünmekteydi. Sovyet işçilerinin önüne “tek ülkede sosyalizm” adı altında aslında hiçbir zaman gerçekleşemeyecek veya bir zaman boyunca ancak “reel sosyalizm” olarak var olabilecek “gerçekçi bir hedef” koymalarının nedeni de buydu! Aslında artık başka bir yola girilmişti. Daha sonraki gelişmelerin de kanıtladığı üzere, “sosyalizm” sorunu, egemenlik alanı ve ayrıcalıklarını giderek genişleten bürokrasinin doğasına uygun olarak, Marx ve Lenin’in ortaya koyduklarından çok farklı bir biçim ve içerik kazanmaya başlamıştı.  Bu nedenle Ekim Devrimi’nin liderinin sosyalizm, devlet ve elbette dünya devrimi konusundaki devrimci düşünceleri bürokrasi için kendi varlığına yönelik doğrudan birer tehlike oluşturmaktaydı. Bunlardan yola çıkarak, “dünya devrimi” ile “tek ülkede sosyalizm” teori ve pratikleri arasındaki çatışmanın, aynı veya benzer bir sosyalizm hedefine yönelik derin bir anlaşmazlıktan veya kimilerinin iddia ettiği üzere bir iktidar kavgasından değil, sosyalizm konusunda tamamen zıt tanım ve hedeflere yönelik tarihsel bir çatışmadan kaynaklandığını söylemek gerekiyor.  Ancak hem Stalin, hem de onun şahsında önderini bulmuş olan bürokrasinin Lenin ve düşünceleri konusundaki gerçek ve “gerçekçi” görüşlerini açıkça ifade etmeleri, onunla açık bir mücadeleye girmeleri mümkün değildi.  Çünkü uluslararası proletarya ve devrimci hareket üzerindeki otoriteleri temelde Ekim Devrimi’nden, devrimin önderi Lenin’in olağanüstü prestijinden ve onun eseri olarak SSCB’nin varlığından kaynaklanmaktaydı. Bürokrasi Ekim Devrimi’nin tasfiyesini ancak Ekim Devrimi’nin prestijini kullanarak, onun kılığına girerek, bu yolla onu içi boş bir kabuk haline getirerek başarabilirdi. Bu nedenle bürokrasi Leninizme, Bolşevizme karşı mücadelesini SSCB’de sırtını siyasi polisin gücüne dayamış sahte bir “Leninizm” ve “Bolşevizm” biçiminde sürdürdü. Aynı sahtekârlık diğer ülkelerde Komintern ve yönetimleri çeşitli tasfiyelerle değiştirilip kontrol altına alınmış olan yozlaştırılmış komünist partileri aracılığıyla gerçekleştirildi. Böylece uluslararası planda proleter öncülerin devrimci muhalefeti de önemli ölçüde engellenmiş oldu. Bu aynı zamanda pek çok ülkede devrimci fırsatların üstelik de “enternasyonalizm” adına Moskova’daki bürokratların çıkarları doğrultusunda harcanmasının da nedeni haline geldi. Çeşitli ülkelerde hâlâ “komünist” kılığında dolaşan birtakım parti bürokratlarının bu politik çizgiyi “SSCB’nin yaşaması için yapılan fedakârlık” olarak açıklamaları ve bunu da “enternasyonalizm” olarak tanımlamaları gerçekten mide bulandırıcı bir durumdur.

“Trajikomik Bir Yanlış Anlama” ve Komintern’in Sonu!

Tek ülkede sosyalizm” sözde teorisinin kaçınılmaz sonucu “dünya devrimi” hedefinin ve onun başlıca politik ve örgütsel araçlarının adım adım yok edilmesiydi.  Leninist enternasyonalizme karşı mücadele, içeride olduğu gibi dışarıda da “Troçkizme karşı mücadele” ekseni üzerinden yürütüldü…

Rusya’da Ekim 1917’de kurulan işçi devletinin “tek ülkede sosyalizm”  teorisinde ifadesini bulan yozlaşma süreci, kaçınılmaz olarak, dünya devriminin öncüsü ve genelkurmayı olarak 1919’da Lenin ve Troçki önderliğinde kurulmuş olan III. Enternasyonal’e (Komintern)  de yansıdı. Kurulmasından Lenin’in ölümüne kadar (ilk dört kongre) bütün kararları ve eylemiyle somut bir  “dünya devrimi” perspektifine dayanan Komintern’in ve bağlı partilerin iç rejimleri ve ideolojik yapıları Moskova’daki merkez bürokrasi ve hizmetindeki yerli bürokratlar eliyle ve de yalan ve iftiraya dayalı idari yöntemlerle değiştirildi. Lenin döneminde dünya devriminin güncelliğinden temellenen, sıkı ilkelere dayalı “demokratik merkeziyetçi” yapı, Stalin döneminin ruhuna uygun olarak “bürokratik merkeziyetçi” bir nitelik kazandı. Troçkizme karşı mücadele gerekçesiyle Rusya’daki rejimin bürokratik bir aracına dönüştürülen Komintern, enternasyonalist devrimci işlevini kaybetti ve uluslararası planda devrimci sınıf mücadelesinin başlıca örgütsel engellerinden biri haline geldi. Rusya’da Ekim Devrimi’nin önder kuşağına ve devrimci kadrolara yönelik kanlı tasfiye işlemi Enternasyonal’de de uygulandı; bu süreçte Lenin döneminin enternasyonalist-devrimci önderleri ve militanları hem Komintern’den hem de kurucuları arasında yer aldıkları partilerinden atıldı. Teorik, politik ve programatik olarak Ekim Devrimi’nin ilkelerini ve ruhunu temsil eden Uluslararası Sol Muhalefet kanlı suikastlerle yok edilmeye çalışıldı. 1925-27 yıllarında Çin’de yükselen devrimci dalga,  Stalinci bürokrasinin “aşamalı devrim” anlayışına uygun biçimde, binlerce işçinin canı pahasına milliyetçi Çin burjuvazisiyle işbirliğine kurban edildi. Sonuç ağır bir yenilgi oldu.1933’te Almanya “solcu”, sekter bir politikanın sonucu olarak (“sosyal faşizm”)  utanç verici bir biçimde, tek bir kursun sıkılmadan Hitler faşizmine teslim edilirken, ardından 1936’da İspanya Devrimi “sağcı” ve sınıf işbirlikçisi (“halk cepheleri) politikanın bir sonucu olarak, NKVD’nin de komplolarıyla tasfiye edildi. Stalinist bürokrasi, “tek ülkede sosyalizm” hedefi doğrultusunda sadece içeride değil, kaçınılmaz olarak uluslararası planda da karşıdevrimci bir rol oynadı. Kremlin’deki yöneticilerin “SSCB’nin güvenliği”  adına yürüttükleri “sınıf işbirlikçi” politikalar, neden oldukları yenilgilerle Doğu’da Japon emperyalizminin, Batı’da ise Alman emperyalizminin yolunu açarak Sovyetler Birliği’ni çok daha ağır tehlikelerle yüz yüze bıraktı. Bu durumun kaçınılmaz sonucu, dünya devrimine yeni darbeler vurma pahasına bir dönem Nazi Almanyası’yla, Almanya’nın SSCB’ye (Stalin’e göre) “beklenmedik” veya “erken” saldırısının ardından da  “barışçı-demokratik” emperyalistlerle işbirliğiydi. Oysa dünyanın ilk işçi devletinin güvenliğinin en birinci koşulu ve en “ekonomik” yolu yukarıda adı geçen ülkelerdeki devrimlerin başarılarıydı. Ancak dünya devriminin muhtemel başarıları ile bürokrasinin siyasal-toplumsal konumu arasındaki uyumsuzluk, bürokrasiyi kaçınılmaz biçimde, (duruma göre) emperyalizmin farklı kanatlarıyla işbirliğine zorlamaktaydı. Bunun tek tek ülkelerdeki yansıması ise komünist partilerin, kendi burjuvazilerinin “demokrat” fraksiyonlarıyla iş birliğine girmesiydi.

Aynı politik çizgi, savaş sonrasında, emperyalizmle yapılan bir dizi anlaşma sonucunda (Tahran, Yalta, Potsdam), Fransa, İtalya, Yunanistan gibi savaş sırasında komünistlerin siyasi ve askeri olarak büyük güç ve prestij kazandığı ülkelerde de iktidarın burjuvaziye teslim edilmesine yol açtı. Yugoslavya’nın aynı sona uğramaması Komünist Parti’nin Stalin’in bütün baskılarına karşın Yugoslav burjuvazisiyle uzlaşmayı, işbirliğini reddetmesi ve “yüzde elli-ellilik” bir çözüme karşı çıkarak iktidarı almasıyla mümkün oldu. Savaş sonrası patlayan Yunanistan İç Savaşı’nda Batılılarla anlaşmalarına sadık kalan Stalin ve Sovyet bürokrasisi destek için parmağını kıpırdatmadı. Rusya’ya sığınan YKP önderleri ve binlerce Yunanlı, adeta cezalandırılarak Orta Asya cumhuriyetlerine sürüldü.

Stalin, kendilerini, komünist partileri önderliğindeki partizan kuvvetleriyle kurtarmayı başaran Yugoslavya ve Yunanistan gibi ülkeleri İngiliz emperyalizmine (Churchill’e!) terk etmekte bir sakınca görmemişti!

1935’te Amerikalı gazeteci Roy Howard’a dünya devriminin “trajikomik bir yanlış anlama” olduğunu söyleyen Stalin, 22 Mayıs 1943’te “trajikomik” gerekçelerle ve “demokratik” emperyalizme bir jest olarak, uzun süredir diplomatik çıkarları doğrultusunda uluslararası işçi sınıfı mücadelesini kontrol amacıyla kullandığı, ancak artık ihtiyaç duymadığı ve 8 yıldır hiçbir kongre yaptırmadığı Komünist Enternasyonal’i feshettiğini ilan etti. 15 Mayıs tarihini taşıyan kararda, “Komünist Enternasyonal’in bütün taraflarını emekçilerin can düşmanının — Alman faşizmi, müttefikleri ve vasalleri- en kısa sürede ezilmesi için bütün güçlerini anti-Hitler koalisyonuna dahil ulus ve devletlerin kurtuluş savaşını her yönden desteklemek ve bu savaşa aktif olarak katılmakta yoğunlaştırmaya çağırır” (2) ifadesi ve çeşitli ülkelerden ünlü Stalinist liderlerin imzalarıyla son buluyordu. (1940’ta, 39’daki Nazi-Sovyet paktının ardından artık baş düşman Almanya değil, bir dünya savaşı çıkarmaya çalıştığı söylenen İngiltere idi!)  Komintern’in devrimci döneminin liderlerinin gerçek dışı suçlamalarla idam edilmelerinin ve suikastlere kurban gitmelerinin veya dünya komünist hareketinin pek çok önde gelen isminin mülteci olarak bulundukları  Sovyetler Birliği’nde “ortadan kaybolmalarının” (kaybedilmelerinin)  ardından geriye bu adamlar kalmıştı. Troçki’nin Meksika’da öldürülmesinin üzerinden ise henüz üç yıl bile geçmemişti!

Bürokrasi, toplumsal doğası, çıkarları ve elbette milliyetçi ideolojisi gereği gerçek ve somut anlamıyla “dünya devrimi” anlayışını çok önceden reddetmiş ve milliyetçi-karşıdevrimci bir yola girmişti. Lenin’in ve Ekim Devrimi’nin en büyük eseri ve dünya proletaryasının toplumsal kurtuluşunun en önemli örgütsel aracı olan Komünist Enternasyonal’in varlığına son verilmesi, devrimci Marksistlerin çok önceden vurguladığı bir gerçeğin tescilinden başka bir şey değildi.

“Saf Stalinciler” SSCB’nin 1991’de yıkılmasıyla sonuçlanan 1956 sonrası dönemini “revizyonistlerin iktidarı ele geçirmesi”yle tanımlarlar. Evet, ortada bir “revizyonizm” ve “ihanet” çizgisi vardır,  ama bu yeni bir şey değildir. Teorik planda Marksizmin ve Leninist Bolşevizmin devrimci düşüncelerinin inkâr veya çarpıtma yoluyla (çok kibar bir deyişle) “revize edilmesi” öncelikle 1920’li yıllardan başlayarak Stalin ve hizbi tarafından gerçekleştirilmiştir. “Tek ülkede sosyalizm” teorisi Marksizm tarihinin gördüğü en büyük ve sosyalizm açısından en yıkıcı ve ölümcül sonuçlara yol açmış “revizyonizm” örneğidir. (Sosyal demokratların revizyonizmini saymazsak!)

Troçki’den sık sık bir “canavar” olarak söz eden emperyalist dünyanın o zamanki en önemli politik lideri İngiltere Başbakanı Churchill’in, Stalin’in şahsında, devrimleri tasfiye edip dünyayı birlikte nüfuz bölgelerine bölebileceği bir lider bulması tesadüf değildi. Sonuç olarak karşıdevrimci bürokrasinin politik lideri olarak Stalin, kapitalist-emperyalist sisteme unutulmaz hizmetler sunmuştu. Emperyalizm Stalin’e çok şey borçluydu…  

Bu hikâyeye eklenebilecek daha pek çok şey var elbette. Ancak bu kadarı bile Stalinci bürokrasinin “Troçkizme”  neden savaş açtığını ve Stalin’in Troçki’yi neden öldürttüğünü anlatmaya yeter…

1- L. Troçki . İhanete Uğrayan Devrim. Alef. S. 257-258

2- III. Enternasyonal Belgeleri. Belge Yayınları. S. 285

Etiketlendi: