Anasayfa / Politika / Rejimin Tahkimatı, Sarıgül Mevzusu..

Rejimin Tahkimatı, Sarıgül Mevzusu..

Her yeni operasyonu iktidarın seçim telaşıyla açıklamak, saldırının kapsamını daraltıyor ve gerçekte olana kayıtsız bırakıyor. İktidarın yönelişi, rakiplerin hareket alanını daraltırken muhalefetin nasıl örgütleneceğine, kimler tarafından yönetileceğine ve hangi sınırlar içinde konuşacağına da müdahale ediyor. CHP yönetiminin mahkeme kararıyla değiştirilmesi ile Yeni Parti çevresinde oluşan muhalefetin kuşatılmasını bu bütünlük içinde okumak gerekiyor. Saray, toplumsal desteğinde açılan gedikleri devlet aygıtının gücüyle kapatmaya; iktidarını kaybetme ihtimalini yönetilebilir bir riske dönüştürmeye çalışıyor. Hedef, Erdoğan’ın siyasi geleceğiyle birlikte kurulan düzenin devamlılığıdır.

Bu nedenle her soruşturmayı birbirinden kopuk bir dosya olarak, her yönetim müdahalesini de bir parti içi hesaplaşma olarak görmek yetersiz kalır. Baskının siyasi etkisi, yalnız gözaltına alınan kişiye yönelmez. Belediye çalışanından parti üyesine, sendikacıdan meydandaki yurttaşa kadar uzanan bir çevreye, örgütlenmenin ve itiraz etmenin bedeli hatırlatılır. Böylece muhalefetin enerjisi toplumsal talepleri büyütmekten, sürekli kendi varlığını savunmaya kaydırılır. Rejimin tahkimatı dediğimiz süreç, tam da bu güç ilişkisinde somutlaşıyor.

Mahkeme eliyle…

21 Mayıs 2026’da Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 36. Hukuk Dairesi, CHP kurultaylarına ilişkin mutlak butlan kararıyla Özgür Özel ve yönetimini tedbiren uzaklaştırırken, Kemal Kılıçdaroğlu ile önceki parti organlarının görevi üstlenmesine hükmetti. Hukuki işlem, eski yönetimin göreve iadesi biçiminde kuruldu. “Kayyumlaştırma” derken bu işlemin siyasi işlevini kastediyoruz: Parti iradesinin yerine yargısal tasarrufun geçirilmesi. Bir muhalefet partisinin yönetimini belirleyen mekanizmanın üyelerinden uzaklaştırılması, bütün siyasi örgütlenme alanını kapsayan bir şeydir.

Kılıçdaroğlu’nun kişisel hesabından daha önemli olan, dönüşünün hangi muhalefet anlayışını güçlendirdiğidir. Meydanlarla bağ kuran, seçmenlerini eyleme çağıran bir parti, bürokratik sınırlarına “yani Ankara’ya” geri sürülmek isteniyor. Devletin kurucu partisi olmanın sağladığı itibar, devlet müdahalesini kabullenmenin gerekçesine çevrildiğinde, parti geleneği kendi üyelerinin iradesine karşı kullanılabilir. Kılıçdaroğlu’nun mikrofon yeniden eline verildiğinde söylediklerini hatırlamak gerekir. Aslında muhalefete düşürülen rol, itirazı iktidarın çizdiği sınırlar içinde tutmaktır. Böylesi bir “normalleşme”, iktidarın kendi muhalefetini de seçebilmesi demektir!

Özel ve ekibinin 24 Temmuz’da Yeni Parti’yi kurması sonrasında oluşan yeni tüzel kişilik, eski baskı düzeninden çıkış güvencesi sağlamıyor. 27 Ekim’de Bakırköy Belediyesi’ne yönelik operasyonun belediye başkanının ve bazı meclis üyelerinin Yeni Parti’ye katılmasının beklendiği gün yapılması, bu sürekliliğin dikkat çekici örneğidir. İhale ve ruhsat işlemlerine ilişkin suçlamalar, tek başına suçluluğun kanıtı değildir; zamanlama da siyasi talimatı kanıtlamaz. Buna rağmen, operasyonun muhalefetin yeniden örgütlenmesi üzerindeki baskısı tartışmanın dışına itilemez. Şimdilerde Mustafa Sarıgül etrafında dönen pisliklerin Yeni Parti’ye karşı bir manivela gibi kullanılacağı ise neredeyse sabit bir gerçek.

İç cephe ile dış pazarlık arasındaki bağ

“Devlet aklı” denilip geçilen şeyin kimin çıkarına işlediğine bakmak gerekiyor. Ücretleri baskılanan emekçilerle yeni pazar arayan sermayenin çıkarları aynı değildir. Savunma sanayinin büyümesini, bölgesel nüfuz arayışını ve içeride siyasetin disipline edilmesini birlikte düşünmek gerekir. Büyük sermaye bakımından dışarıdaki pazar ve ihale imkânlarıyla içeride emeğin denetlenmesi aynı birikim hesabında buluşuyor. Arada patronlar örgütünden duyulan cılız demokrasi söylemleri bu açıdan neredeyse aynı gün tehdit havuzunda duş aldırılıyor. “İç cephe” çağrısı bu açıdan okunduğunda, toplumsal itirazı iktidarın güvenlik gündemine bağlama işlevi görüyor. Dış politika, içeride kimlerin meşru muhalif sayılacağını belirleyen bir ölçüte dönüştürülüyor. Grev, hak talebi ya da bir şekilde yapılacak demokrasi-iktidar ilişkisi eleştirisi bu çerçevenin dışında kaldığında, kolayca “birliği bozan” faaliyetler olarak damgalanabilir.

Temmuzdaki Ankara NATO zirvesi bu bağın somut bir örneğini verdi. Trump’ın Erdoğan’a desteği, yaptırımları kaldırma sözü ve F-35 satışına açık kapı bırakması, muhalefete baskıların sürdüğü koşullarda aslında iktidar açısından önemli bir diplomatik kazanımdı. Bunlar gerçekleşmiş bir satış veya kaldırılmış yaptırımlar anlamına gelmiyordu. Örneğin o dönem Reuters, Türkiye’nin askerî ve sınai ağırlığının artmasıyla Batılı başkentlerin hak ihlalleri karşısındaki tutumunun yumuşaması arasındaki ilişkiye dikkat çekiyordu. Rejim, dışarıdaki stratejik değerini içeride daha düşük siyasi maliyetle hareket edebilme imkânına çevirebiliyor.

Avrupa Birliği cephesindeki tablo da ibretlik. Marta Kos, 9 Ekim’de medya özgürlüğü ve yerel demokrasi alanındaki gerilemeyi eleştirirken Türkiye ile işbirliğinin öneminin arttığını belirtti. Demek ki Avrupa’nın aslında oldukça da cılız demokrasi mızıldanması, stratejik ve ekonomik ilişkileri kendiliğinden durdurmuyor. Muhalefetin kurtuluşunu Batılı hükümetlerin ilkesel müdahalesinden beklemek, ancak liberal muhalefetin aymazlıklarından biri olabilir. Bu  hükümetlerin çıkar hesaplarını gözden kaçırmanın maliyeti, Sosyalist Enternasyonal kongrelerinde ağlamaya daha çok dönüşür.

Suriye ve Kürt meselesi de aynı bütünün parçası. Erdoğan ile Trump’ın ocak ayındaki görüşmesinde Suriye ve Gazze’nin birlikte ele alınması, Ankara’nın bölgesel rolünün Washington’la yürütülen pazarlıklardan bağımsız olmadığını gösteriyor.

Elbette bütün bu ilişkilerden, CHP’ye müdahalenin yabancı başkentlerde kararlaştırıldığı sonucu çıkarılamaz. Asıl mesele, dışarıda elde edilen hareket alanının içerideki güç yoğunlaşmasını besleyebilmesidir. Kürtlerin eşitlik ve özgürlük taleplerini güvenlik pazarlıklarının içinde eritmek de bu yoğunlaşmayı güçlendirir. Silahların susmasını savunmak, geri kalan mahallenin yanmasına göz yummayı gerektirmez.

Kalıcı mı?

Tahkimat, tamamlanmış ve yenilmez bir yapı değildir. Baskının artışı rejimin güç araçlarının kapasitesini gösterdiği kadar, toplumun rızasını üretmekte yaşadığı güçlükleri de açığa vurur. Sonucu belirleyecek olan, burjuva muhalefetin mahkeme takvimleri ile liderlerin manevralarına sıkışıp sıkışmayacağıdır.

İşyerlerinden mahallelere uzanan dayanışma, örgütlenme ve sürekli kitlesel mücadele, siyasal özgürlük taleplerini rejimle mücadeleyle birleştirebilir. Saray’ın kurmaya çalıştığı denetimi bozabilecek tek güç ise, kendi talepleri etrafında örgütlenen kitlesel sürekli eylemlerdir.

Etiketlendi: