16 Eylül’de Tera Portföy’ün THF fonu, katılma payı iade ödemelerinde temerrüt oluştuğunu bildirdi. 30 Eylül’de SPK, Tera Yatırım Menkul Değerler’in sermaye piyasası faaliyetlerini geçici olarak durdurdu. Şirketin hukuka aykırı işlemlerinde sorumluluğunu saptadığı Emir Münir Sarpyener, Hayriye Car ve Hakan Gövdere’nin bütün lisanslarını iptal etti.
Bu tabloyu “Piyasa bu, risk var!” diye açıklamak, sorumluluğu bilinmeyen bir adrese gönderiyor. Kararları şirketler ve yöneticiler alıyor ama hesap sorulması gerektiğinde ortaya “piyasa koşulları” cini çıkıyor. Üstelik parası içeride kalan insanlara da daha fazla kazanmak istedikleri için “çık çık” etmek kolaylaşıyor. Böylece hesap vermesi gerekenlerin yerini, davranışları sorgulanan mağdurlar alıyor. Daha çok kazanmayı başarı ölçüsü yapan düzenin, kaybedene aynı isteği nedeniyle ahlak dersi vermesi ise tam bir ikiyüzlülük örneği.
Kapitalist piyasa, toplumun üzerinde dolaşan esrarengiz ve sıfatsız bir güç değil. Özel mülkiyetle, sözleşmelerle, şirketlerin kararlarıyla ve devletin kurallarıyla işleyen toplumsal ilişkilerin adı. Bu ilişkilerde herkesin parası, bilgisi ve karar gücü eşit değil. Büyük finans kuruluşları başkalarının birikimlerini bir araya getirerek devasa bir ekonomik gücü kullanıyor. Küçük tasarruf sahibinin kararı ise çoğu zaman, kendi payını alıp satmakla sınırlı. Aynı ekrana bakmaları, aynı yetkiye sahip oldukları anlamına gelmiyor. Piyasanın tarafsızlığı masalı tam da bu farkı örtüyor.
Kazanç masalının arkasındaki mekanizma
Buradaki hikâye aslında oldukça basit: Yüksek getiri vaadi fona yeni para çekiyor. Kazanılan paranın çıkma talebi büyüdüğünde aynı fiyatlardan alıcı bulmak güçleşiyor. Hesapta görünen tutarla elde edilebilir nakit arasındaki fark böylece açılıyor.
Bir hissenin fiyatı ikiye katlandığında aslında fabrika iki kat üretmeye başlamaz. Marx’ın Kapital’de tariflediği hayali sermaye tarifi, bu sermayenin gelecekteki gelirler üzerindeki etkisinin, dayandıkları gerçek sermayeden farklı fiyat hareketleri kazanmasını açıklar. Aslında ilerdeki gelir yükseldi diye toplum aynı ölçüde zenginleşmez. Bu tür fiyat hareketleri aslında sadece servetin el değiştirmesine yol açar.
Finans dünyasının parayı kendiliğinden çoğalan bir varlık gibi sunması, üretimi ve toplumsal emeğin rolünü gözden uzaklaştırır. Yükselen fiyat, piyasanın dehasının kanıtı sayılırken, düşüşün faturası yatırımcının yanlış tercihlerine çıkarılır. Kayıplar, piyasa denen cinsiyetsiz bir “şey”in dalgalanmasına yorulur. Büyük işlemi kimin yaptığı ve kazancın nereye gittiği ise evlerinde ekranlara bakan sıradan insanın bilemeyeceği bir konudur.
Birikimini artırmak isteyenler…
Küçük tasarruf sahibini savunmak onun yalnızca parasının değerini korumak istediğini kanıtlaması zorunluluğuna bağlı değil. Parasını artırmak istemiş olabilir. Daha rahat yaşamak, ev almak, çalışamadığı-çalışamayacağı günleri güvenceye almak istemiş olabilir. Hatta kolay kazanç hayaline kapılmış da olabilir. Bunların hiçbiri, “piyasaları” yönetenlerin ve sistemin sorumluluğunu ortadan kaldırmaz.
“Kazansaydınız sesiniz çıkmayacaktı” lafı ise hesap sormaktan kaçmanın yoludur. Rekabeti ve servet artışını hayatın ana ölçüsü yapanların, küçük birikim sahibine kanaatkârlık öğütlemesi başlı başına ahlaksızlıktır. Sermayeye sınırsız büyüme arzusu; emekçi için elindekiyle yetinme terbiyesi!
SPK’nin 23 Eylül açıklamasına göre, 17 Eylül kararlarıyla tasfiyeye alınan, yedi portföy yönetim şirketine ait 131 fonda toplam 455.758 tekil yatırımcı bulunuyordu. Bu insanların tamamı aynı sınıfa mensup değil. Ücretine bağımlı bir işçinin küçük bir fon payı edinmesi, onu büyük mali sermayeyle aynı konuma taşımaz. Fon payı ona sadece ekonomik bir hayal verir; şirketin yatırım politikasını belirleme gücü değil…
Emekçileri, finansal kazanç hayaline bağlayan ideolojiyle de hesaplaşmadan bu konuda bir söz söylemek mümkün değildir. Ücretinden ve emekliliğinde rahata ereceğinden emin olamayan insana, geleceğini doğru yatırım tercihleriyle kurtarması öğütlenir. Topluca güvence altına alınması gereken ihtiyaçlar, kişisel mali beceri sınavına çevrilir. Sendikal hakların, kamusal hizmetlerin ücretsiz olmasının ve toplumsal güvencelerin yerini iyi bir fon seçiminin alması istenir. Emekçinin kurtuluşu, piyasa cini ve kapitalizm için asıl olarak borsadaki bireysel başarısına bağlanır. Bu da onu sermayenin vaatlerine ve hatta devamlılığına bağımlı kılar.
Devletin müdahalesi ve sınıfsal sorumluluk
Kapitalist devlet, sermaye düzeninin devamını sağlamak için tek tek sermayedarlara yaptırım uygulayabilir. Mali sisteme duyulan güvenin çökmesi, başka şirketlerin çıkarlarını da tehdit eder. Bu sebeple, “piyasanın” yeniden sakinleşebilmesi için bazı “çürük elmalar” ayıklanır. Devlet sınıfsal rolünü geçici olarak gizleyebilir ve sanki adeta bir hakem gibi sahneye dalabilir. Ancak, asıl olarak, bazı yöneticilerin cezalandırılması, devletin sınıfsal niteliğinin değiştiğini göstermez. Asıl mesele, hangi mülkiyet ilişkilerinin ve karar yetkilerinin sürekli olarak korunduğudur.
Yolsuzlukları yalnızca birkaç kişinin ahlak bozukluğuna bağlayan açıklama, devasa büyük mali gücün bazı ellerde toplanmasını tartışmanın dışında bırakır. Çözümü dürüst ve ehil yöneticiler atamakla sınırlayan burjuva muhalefet de aynı sınırda durur. Sorun bazı AKP’lilerin borsada haksız kazanç sağlamasının da ötesindedir. Bu yarım anlayış, “bu tür kazançlardan uzak duran” yöneticilerin temizlenmesi anlamına gelemez. Toplumsal birikimler üzerinde kimin söz sahibi olacağı sorusu asıl meseledir. Muhalefetin dile getirdiği borsanın daha iyi yönetilmesi talebi, bu karar yetkisinin sorgulanmasının yerine geçemez. Aslında devlet eliyle yapılacak olan “kurtarma” senaryosu da oldukça basittir: Büyük sermayenin kayıplarını kamu kaynaklarıyla kapatıp bedeli emekçilere yüklemek.
Karşı Mücadele..
Sendikalar, üyelerinin birikimlerini ilgilendiren bu durumu, bireysel yatırım meselesi sayıp mücadelenin dışarısında bırakamaz. İşçi ücreti, kıdem tazminatı ve emeklilik güvencesi aynı hayatın parçalarıdır. Birikimlerin “piyasa” sayesinde aşındırılmasına karşı mücadele de.
Devrimci bir program, bankalar ve büyük finans kuruluşlarının, emekçilerin demokratik denetimi altında kamulaştırılmasını savunmalıdır. Borsanın ise tamamen yasaklanması gerekir. Kamulaştırma yönetim koltuğuna bir devlet görevlisi oturtmak değildir. Hesapların açık olduğu, çalışanlarla toplumun temsilcilerinin kararları denetlediği bir finans sistemi kurulmalıdır. Toplumsal birikim, özel servet büyütme yarışının hizmetinden çıkarılarak konuta, üretime ve kamusal hizmetlere yöneltilmelidir.
Tera dosyasıysa, birkaç isim değiştirilip yeniden piyasaya güven çağrısı yapılarak kapatılacağa benziyor. Suçlu olarak ise piyasanın dalgalanmaları, bazı kötü emelliler ve daha çok kazanmak isteyenler gösterilecek.
Sosyalizm, toplumun, emeklerini satarak hayatta kalanların geleceğini, finans kuruluşlarının itibarından ve sermayenin kârından daha değerli kılmanın da adıdır.





























