Anasayfa / Politika / Akp’siz Bir Türkiye’ye İnanmamak

Akp’siz Bir Türkiye’ye İnanmamak

Başka bir dünya-ülke fikrinin ve ütopyanın yitirilmesi üzerine

Bir süredir memleketin siyasal tartışmalarında tuhaf bir ruh hali dolaşıyor. AKP iktidarının son bulabileceğine ilişkin umut, yerini giderek daha ihtiyatlı, hatta “ehven-i şer” bir beklentiye bırakıyor. “Giderler mi, kalırlar mı?” sorusu, sanki memleketin bütün ufkunu kaplamış durumda. Oysa asıl mesele bundan daha derinde: AKP’siz bir Türkiye’ye inanmakta zorlanırken, AKP sonrasında başka türlü bir ülkenin mümkün olduğuna dair inanç da yitiriliyor. İkisi aynı şey değil. Bir iktidarın değişebileceğine inanmak siyasal bir öngörüdür; başka bir ülkenin kurulabileceğine inanmak ise bir iddiadır. Iddiasını kaybeden bir solun her şeyden önce kendisiyle bir hesabı olmalıdır.

Bu ruh halini yalnızca iktidarın baskı aygıtlarının gücüyle, muhalefetin dağınıklığıyla ya da seçim hesaplarının belirsizliğiyle açıklamak mümkün değil. Elbette bunların hepsi gerçek. Fakat daha kapsamlı bir dönüşümün içindeyiz: Siyasal ufuk, mevcut düzenin sınırları içine çekiliyor. Değişim talebi, giderek düzenin daha az tahammül edilemez bir biçimde işletilmesi talebine indirgeniyor. Bir başka deyişle, memleketin geleceği üzerine düşünürken, geleceği bugünün kurumları, sınıfsal ilişkileri ve iktisadi zorunlulukları tarafından önceden belirlenmiş kabul ediyoruz.

Böyle bakıldığında, AKP elbette kendine özgü bir rejimin kurucusu ve taşıyıcısıdır; fakat aynı zamanda Türkiye kapitalizminin tarihsel ama uzun sürmüş bir uğrağıdır. Sermaye birikiminin ihtiyaçları, emek üzerindeki tahakküm, özelleştirmeler, güvencesizlik, rant düzeni, devletin sermaye sınıfıyla kurduğu ilişkiler ve milliyetçi-militarist yönelimler, tek bir partinin ömründen daha uzun bir tarihe sahiptir. AKP’nin gitmesi bu ilişkilerin kendiliğinden ortadan kalkacağı anlamına gelmez. İktidar değişebilir; ama iktidarı mümkün kılan toplumsal düzen, kendisini yeni kadrolar ve yeni bir dil aracılığıyla yeniden üretebilir.

Bugün muhalefetin geniş bir kesiminde görülen temel açmazlardan biri de budur. Rejime itiraz, çoğu zaman aslında, bir çeşit “normalleşme”, kurumsal restorasyon ve yönetilebilir bir demokrasi-parlementonun yeniden güçlenmesi vb. vaadi etrafında toplanıyor. Hukuksal anomalilerle savaşmak, hak talepleri, denetim talepleri elbette önemlidir. Fakat bunlar hangi toplumsal ilişkilerin üzerinde yükselecek? İşçinin ücretini belirleyen, gençleri geleceksizliğe mahkûm eden, kadınların yaşamını güvencesizleştiren, doğayı şirketlerin kâr hesabına açan düzen yerinde dururken, normalleşme kimin için ve neyin normalleşmesi olacaktır?

Sorun, demokrasi talebini küçümsemek değil; onu sınıfsal içeriğinden koparmamaktır. Kapitalist toplumda devlet tarafsız bir hakem değildir. “Devlet aklı” diye sunulan şey, çoğu durumda egemen sınıfın ortak çıkarlarının ve düzenin devamlılığının aklıdır. Hükümetler değişse de sermayenin yatırım, kârlılık, ucuz emek ve uluslararası rekabet ihtiyaçları siyaset üzerinde ağırlığını korur. Bu yüzden demokratik bir kopuş, yalnızca yönetim katında bir el değiştirme olarak tasarlanamaz. Emekçilerin kendi örgütleriyle, talepleriyle doğrudan müdahalesiyle büyüyen bir toplumsal güç gerektirir.

Belki de asıl yitirilen şey, tam burada, ütopya duygusudur. Ütopya, gerçeklikten kaçan bir hayal, yarın sabah kurulacak kusursuz bir toplumun çizimi değildir. İnsanların bugünkü ilişkilerin mahkûmu olmadığını; mülkiyetin, iktidarın ve toplumsal hayatın başka türlü düzenlenebileceğini düşünme ve bunun için mücadele etme yeteneğidir. Bir zamanlar başka bir ülke denildiğinde örneğin “daha iyi yönetilen bir Türkiye” değil, emek sömğrüsünün ortadan kaldırıldığı, kimsenin yoksulluğa-işsizliğe mahkûm edilmediği, kadınların eşit ve özgür yaşadığı, halkların özgürlük taleplerinin onaylandığı, doğanın kâr uğruna talan edilmediği bir hayat tasavvur edilebiliyordu.

Bu tasavvurun gerilemesinde yenilgilerin, karşıdevrimci saldırıların ve dünya ölçeğinde sosyalist hareketin yaşadığı tarihsel çözülmenin payı elbette büyük. Neoliberalizm yalnızca emeğin kazanımlarını geriletmedi; başka bir dünyanın mümkün olduğu fikrini de “gerçekçi değil” olarak ilan etti. Piyasa ilişkileri doğallaştırıldı, rekabet insan doğası sayıldı, kamusal olan ise verimsizlikle özdeşleştirildi. Böylece siyaset, seçenekler arasında tercih yapma faaliyetine; seçimler de düzenin yöneticilerini değiştirme törenine benzetildi. Oysa tarih, egemenlerin sonsuza dek süreceğini sandığı düzenlerin, sarsılabildiğini defalarca gösterdi. Hem de en beklenmedik anlarda.

Buradan kolay bir iyimserlik sonucu çıkarmayalım. AKP’nin kendiliğinden çözüleceğini, bir seçim gecesi bütün toplumsal sorunların geride kalacağını söylemek gerçekçilik değildir. Ama bugünkü güç dengesini tarihin değişmez hükmü gibi görmek de aynı ölçüde gerçek dışıdır. Toplumsal çelişkiler birikir; işyerlerinde, mahallelerde, üniversitelerde, kadınların ve gençlerin mücadelelerinde yeni deneyimler ortaya çıkar. Sınıf mücadelesi yalnızca ekonomik taleplerin toplamı değildir; kitlelerin bir tarihsel anda bu taleplerinin vücut bulacağı bir anın iradesidir. Bu irade ortak bir siyasal programa ve bağımsız örgütlenmeye kavuştuğunda, bugünün imkânsız görüneni yarının gerçeğine dönüşebilir.

Öyleyse mesele, AKP’siz bir Türkiye’ye inanıp inanmamakla sınırlı değil. Mesele, AKP’sizliğin hangi Türkiye’yi mümkün kılacağıdır. Sermayenin daha ehil temsilciler eliyle yönetildiği, devletin daha incelikli işlediği, emekçilerin yine kemer sıkmaya çağrıldığı bir ülke mi? Yoksa üretimin ve toplumsal zenginliğin özel kârın değil, toplumun ihtiyaçlarının belirlediği; eşitliğin, özgürlüğün ve dayanışmanın gündelik hayatın ilkeleri haline geldiği bir ülke mi? Bu iki ihtimal arasındaki fark, yalnızca program maddelerinin değil, hangi sınıfın siyasal özne olacağının farkıdır.

Başka bir ülke hayali bugün uzak, hatta “ajitatif” görünebilir. Fakat devrimci siyaset, mevcut olanı tek mümkün olan saymayı reddetmekle başlar. Umut, beklemek değildir; örgütlenmek, mücadele etmek ve dağınık itirazları ortak bir güce dönüştürmektir. AKP’siz bir Türkiye elbette mümkündür. Ama bizim ihtiyacımız yalnızca AKP’siz bir Türkiye değil; AKP’yi ve onun temsil ettiği düzeni yeniden üretecek ilişkilerden kurtulmuş başka bir ülkedir. Ütopyayı kaybetmek, geleceği egemenlerin bugünden çizdiği sınırlara teslim etmektir. O sınırları aşmanın yolu ise geleceği yeniden düşünmekten ve onu bugünden kuracak mücadeleyi büyütmekten geçiyor.

Etiketlendi: