ABD ara seçimleri Trump’a set çekti; peki düzenin kendisine kim meydan okuyacak?
3 Kasım 2026’da ABD’de yapılan ara seçimlerin sonucu, Washington’daki güç dengelerini değiştirmekle kalmadı; Trump yönetiminin saldırgan siyasetinin toplumda biriktirdiği tepkinin sandığa nasıl yansıdığını da gösterdi. Demokratlar hem Temsilciler Meclisi’nde hem Senato’da çoğunluğu kazandı. ABD toplumu için enteresan sayılabilecek bazı adayların başarısı, Mamdani ile başlayan dalganın bir şekilde sürdüğünü de göstermesinin yanında, cumhuriyetçilerin yıllardır rahat saydığı eyaletlerde gelen sonuçlar, yalnızca birkaç seçim bölgesindeki aday başarısıyla açıklanamaz. Hayat pahalılığı, savaşın faturası, keyfilik ve demokratik haklara yönelik tehditler, geniş bir seçmen kitlesini iktidar partisinden uzaklaştırdı.
Bu, Trump için ağır bir siyasal yenilgidir. Ama daha önemlisi, MAGA hareketinin toplumun tamamını kendi gerici seferberliğinin peşinden sürükleyemediğinin görülmesidir. Seçmenler, kendilerine güvenlik ve refah vaat eden iktidarın gündelik hayatı daha pahalı, daha güvencesiz ve daha boğucu hale getirdiğini deneyimledi. İran’la savaşın enerji fiyatlarına yansıyan maliyeti, sağlık ve barınma giderleri, göçmenlere dönük baskı ve siyasal kurumların partizan biçimde kullanılması, bu tepkinin farklı damarlarını aynı sandıkta buluşturdu.
Ne var ki burada bir ayrımı gözden kaçırmamak gerekiyor: Trump’ın yenilmesi, Trumpçılığın beslendiği toplumsal ve sınıfsal zeminin ortadan kalktığı anlamına gelmiyor. MAGA, yalnızca bir kişinin mizacı ya da Beyaz Saray’daki kadronun tercihlerinden ibaret değil. Büyük sermayenin önemli kesimlerinin, otoriterleşmeye, sendikasızlaştırmaya, göçmen emeğinin daha ağır sömürüsüne ve toplumsal öfkenin ırkçı düşmanlıklara yöneltilmesine duyduğu ihtiyaçla bağlantılı. Bu ihtiyaç, seçim gecesi ortadan kalkmadı.
Üstelik Demokratların başarısını, Amerikan siyasetinde emekçiler lehine köklü bir yön değişikliği olarak okumak da yanıltıcı olur. Demokrat Parti, Cumhuriyetçilerin karşısında konumlanmasına rağmen aynı kapitalist devletin yönetimini üstlenen, ABD emperyalizminin küresel çıkarlarını savunan iki büyük partiden biridir. Birinin hoyratlığı, diğerinin daha ölçülü dili; aralarındaki gerçek siyasal farkları ortadan kaldırmaz ama sınıfsal ortaklıklarını da gizlememelidir. Washington’daki koltukların el değiştirmesi, o koltukların kimin adına ve hangi düzeni yönetmek üzere var olduğunu kendiliğinden değiştirmez.
Seçim öncesi temel çelişki tam da buydu: Cumhuriyetçiler ağır biçimde yıpranmışken Demokratlar da geniş bir güven ve umut birikiminin taşıyıcısı değildi. Seçim sonucu bu çelişkiyi çözmedi; yalnızca bir tarafın krizini görünür, ötekinin geçici avantajını belirgin hale getirdi. Demokratların zaferi, milyonların Trump’a ve onun temsil ettiği saldırı çizgisine “hayır” dediğini gösteriyor. Fakat bu “hayır”ın ortak, bağımsız ve kalıcı bir emekçi siyasal programa dönüştüğü henüz söylenemez.
Seçimlerin dikkat çekici yanlarından biri, ilerici adayların da bazı kritik yarışları kazanmasıydı. Michigan’da Abdul El-Sayed’in senato zaferi, ırkçı ve İslamofobik saldırılara rağmen sağlık hizmetlerinin kamusal hak olması ve ABD’nin İsrail’e askeri desteğinin sona ermesi gibi başlıkların karşılık bulabildiğini gösterdi. Bu başarı küçümsenemez. Ancak adayların kişisel cesareti ya da programlarındaki ilerici vaatler, onları taşıyan parti aygıtının sınıfsal karakterini tek başına değiştirmez. Asıl soru, seçim kampanyasında harekete geçen insanların seçimden sonra ne yapacağıdır.
Sandık, biriken öfkenin ölçüldüğü bir andır; örgütlü gücün yerine geçmez. İşyerlerinde, mahallelerde, üniversitelerde, göçmen topluluklarında ve sendikalarda kurulan ağlar seçim takviminden bağımsız olarak yaşayabildiği ölçüde anlam kazanır. Göçmenlere yönelik baskıya karşı komşusunu savunan, ücret ve çalışma koşulları için grev örgütleyen, ırkçılığa ve kadın düşmanlığına karşı yan yana gelen milyonlar, yalnızca bir sonraki seçimin seçmeni olarak kalmamalıdır. Demokratik hakları korumanın güvencesi de, onları genişletmenin yolu da budur.
Demokratların Kongre’de çoğunluğu kazanması Trump’ın önüne ciddi engeller çıkarabilir; soruşturmalar, bütçe mücadeleleri ve atamalar üzerinden sert bir siyasal çatışma yaşanması beklenebilir. Fakat bu kurumsal denetim, işçi sınıfının kendi bağımsız örgütlülüğünün alternatifi değildir. Demokratların yönetim deneyimi, gerektiğinde toplumsal hareketleri yatıştırma ve talepleri dar parlamenter pazarlıklara sıkıştırma kapasitesini de içeriyor. Bu nedenle emekçilerin kazanımları, bir partinin Kongre’deki sandalye sayısına emanet edilemez.
Bugün ABD’de önümüzde duran mesele, Cumhuriyetçilerin yenilgisini küçümsemek değil; bu yenilginin açtığı alanı hangi güçlerin dolduracağını tartışmaktır. Trump’ın saldırılarına karşı birleşik mücadele zorunludur. Oy hakkına, sendikal örgütlenmeye, göçmenlerin ve ezilenlerin yaşamına yönelen her saldırı karşısında en geniş dayanışma kurulmalıdır. Ancak bu birlik, Demokrat Parti’ye siyasal bağımlılık anlamına gelmemeli; tersine, mücadele edenlerin kendi talepleri ve karar mekanizmaları etrafında bağımsızlaşmasını sağlamalıdır.
ABD seçimlerinin asıl dersi belki de burada yatıyor: Kitleler geriletilemez sanılan bir iktidarı sandıkta geriletebilir. Fakat hayatı değiştirmek, yalnızca iktidardakilerin yerini değiştirmekten daha fazlasını gerektirir. Ücretleri, kiraları, sağlık hizmetlerini, göçmenlerin haklarını, savaş ve militarizm politikalarını belirleyen sermaye egemenliği sorgulanmadıkça, bugünkü zaferin sınırları kısa sürede ortaya çıkacaktır. Seçim gecesi açılan kapıdan içeri girecek olan, yeni bir yönetici kadro mu olacak, yoksa kendi bağımsız gücünü kuran emekçiler mi? Asıl mücadele şimdi başlıyor.































